Eğitimpedia Yazarı – Müjdat Ataman: Yaşamdan Kopuk Matematik

1
3.762 views

“Kızım ilkokul ikinci sınıfa gidiyor. Her hafta matematik dersinden deneme sınavı yapıyorlar. Okulun açıldığı ilk aylarda on matematik sorusu soruluyordu ve kızım da bu kolay soruların hepsini doğru yanıtlıyordu. Her şey yolundaydı. Bugünlerde her hafta yapılan bu deneme sınavında yirmiye yakın matematik sorusu sorulmaya başlandı. Kızım üç ya da dört hata yapınca üzülmeye başladı. Kimi arkadaşları tüm soruları doğru yanıtlıyormuş. Boşver diyorum, o kadar da önemli değil, bak sen de on yedi soruyu doğru yanıtlamışsın bu harika. Kızım, anne ben zaten matematiği sevmiyorum, diyor. Hayat bilgisinde daha iyiyim.”

Kızıyla yaşadıklarını anlatan arkadaşım kaygısını benimle paylaştıktan sonra sordu. “Bu yaşananlar normal mi Hocam?” Bu yaşananlar normal değildi ve gelecekte yaşanacak matematik korkusunun da ilk filizleriydi. Her yıl yapılan sınavlarda binlerce öğrencinin matematik alanında sıfır çekmesinin nedenlerini geçmiş eğitim yıllarında aramakta fayda var.

Akademik yüklemeyi seven okulların ana sınıflarında, çocuklar için çile başlıyor. Beş yaşındaki çocuklara okuma-yazma öğretme çabası marifet sayıldığı gibi sayıların yazılması, toplama çıkarma çalışmaları da peşi sıra geliyor. Minicik parmaklar zorlansa da, altıya benzeyen bir sayı ile ikiye benzeyen bir sayı deftere yazılıp, aralarına ne anlama geldiği öğretmen tarafından söylenen artı işareti yapılıp, parmakları yan yana getirilip, sekiz bulunuyor. Böylece yamuk yumuk bir sekiz çizerek matematik serüvenine başlanıyor. 

Sayıların ifade ettiği çokluk, yaşamın içinde yer alan toplama ve çıkarma bir kenara bırakılıp gökten inen soyut bir beceri olarak matematiği çocuklarla tanıştırıyoruz. İlkokulda dört işlem becerisine geçilmeden önce işlemin kavranması açısından belirli sözcüklerle uzun süre çalışılması gerekiyor. Daha, fazlası, artınca, eklenince, çıkınca, defa, kere, kalan, artan vb. kavramlarla çalışmadan işlemlere geçme çabası, ezbere yapılan yatırımdan başka bir şey olamıyor.    

Arkadaşım rica etti, dördüncü sınıfa giden oğluna sınava kadar matematik desteği vermemi istedi. Birebir ders vermekten hiç hoşlanmadım ama arkadaşımı da kıramadım. İşim kolay zannediyordum, öğretmenin verdiği  ödevdeki yirmi problem çözülecek ve iş bitecekti. Daha ilk problemde ne büyük bir cenderenin içinde olduğumu fark ettim. Defterden başını kaldıran çocuk onay isteyen gözlerle seslendi, “Çarpacağız”, ben hayır dediğimde hemen eklendi “Böleceğiz o zaman”, benim yüzümde istediği onayı yakalamayınca birden yeni çözüm geldi, “Biliyorum, biliyorum. Çıkaracağız”. İlk problemde başlayan bu bitmez çile beş problem sonra öğrencinin ve benim pes etmemle son buldu. Problemler okumak ve anlamak için değil sadece işlem yaparak çözülmek için vardı. 

Beşinci sınıfa giden yüz öğrenciye “Kesir sayıları nedir ve nerden çıkmıştır?” sorusu yöneltiliyor. Öğrencilerin neredeyse yüzde yetmişi kesirlerin neden var olduğunu bilmiyor, yüzde yirmiye yakın bir grup öğrenci de kesirlerin sınavlarda onları zorlamak için bulunduğunu düşünüyor. Parasının üçte ikisiyle başlayan problemleri çözen öğrenciler kesirlerin, tam sayılar arasında kalan sayıları temsil ettiğini ne yazık ki bilmiyorlar. Bu bilmeden, düşünmeden, neye yarayacağının farkında olmadan öğrenme durumu bize özgü olsa gerek.

Arkadaşım anlatmıştı; sınıfında paralar konusunu işlerken buçuk kavramında öğrencilerin  zorlandığını farketmiş. Okulun yanındaki pazara öğrencilerle gitmişler. Hepsinin onar lira bütçeleri varmış. öğrencilere tek bir yönerge vermiş. “On liranızla olabildiğinde farklı ürünler almaya çalışın.” Öğrencilerin bu alışveriş sırasında buçuklarla haşır neşir olduklarını ve bu basit pazar alış verişi sonrasında yeniden anlatmaya gerek kalmadan konunun kavrandığını belirtmişti.

Yol eşittir hız çarpı zaman formülüyle yüzlerce problem çözen, 5 saatte 350 km yol alan aracın hızını hesaplayan öğrencilerin, 350 km’lik bir yolculuğa çıktıklarının beşinci dakikasında daha ne kadar gideceğiz diye sorması yaşamdan kopuk matematik derslerinin sonucu olsa gerek. Sonuca odaklı sistemde, tek doğruya indirgenmiş sınavlar sonucunda matematikteki önemli bir beceriyi kendi elimizle yok ediyoruz: Tahmin becerisi. Uzunluk ölçü birimleri ile çalışırken defter ve sıra kenarını önce karışla ardından da bir ihtimal cetvel ile ölçüp ardından çok lazımmış gibi hızla problem çözümlerine zıplıyoruz. Öğrencilere kaç metre zıplayabilirsiniz dediğimizde on metre, otuz metre gibi uçuk yanıtlar almamızın nedeni de bu problem çözümlerine geçme hızımız olsa gerek. İlerleyen sınıflarda  da problem çözmekten, sınav sorusu yanıtlamaktan ölçü alma gereği de tamamen ortadan kalkıyor. Yaşama atılınca eve takılacak perde ölçüsü alırken, buzdolabı yerini planlarken zorlanmak bundan olsa gerek. 

Lisede okula getirilen malum ev ürünleri satan mağazanın kolisinde 50x50x40 yazısında sayıların neyi ifade ettiğini öğrencilere sorduk. Uzunluk, genişlik tamam da üçüncüsü neydi, hakikaten üçüncüsü neydi? Derinlik bizim matematikte uzak olduğumuz bir konu. Ne kadar iyi matematikçiler yetiştirdiğimizden daha değerlisinin, matematiği ne çok sevdirdiğimiz olması gerektiğine inanıyorum. Ben yaşamımda matematiği aşka çeviren çok fazla öğretmen tanıdığım için çok şanslıyım. Dersinin bitmesini istemediğim matematik öğretmenlerim oldu. Ne yazık ki erken yaşta verilen işlem çözümüne dayanan yüzeysel matematik becerisi ilerleyen yaşlarda matematik korkusuna dönüşüyor ve ezbercilik dışında bir şeye yaramıyor. 

Yaşamın her alanı matematik kokuyorken, bu kadar yaşamdan kopuk matematik dersleri işlememize bir son vermeliyiz.


https://twitter.com/ataman_mujdat

1 YORUM

  1. Çok güzel anlatmışsınız. Kaleminize sağlık. Daha verilecek onlarca örnekten sadece bir kaçı. İşin içinde olan biri olarak bu konudaki farkındalıkları oluşturmaya çalışsamda sistem bir süre sonra buna izin vermez duruma geliyor.

CEVAP VER