Neden Harika Çocuk Diye Bir Şey Yok?

0
182

Geçtiğimiz ay Maryam Mirzakhani’nin trajik bir şekilde, daha kırk yaşındayken hayatını kaybetmesiyle ilgili olarak yayınlanan pek çok haberde kendisinden dâhi olarak söz edildi. İran doğumlu Mirzakhani, matematiğin Nobel’i olarak görülen Fields Madalyası’nı kazanan ilk kadındı, 31 yaşından beri Stanford’da profesördü ve gençlik yıllarında matematik olimpiyatlarında kazandığı altın madalyalardan sonra çok başarılı bir çizgi izlemişti.

Mirzakhani kadar özel birisinin, doğduğu andan itibaren olağanüstü şeyler yapan o harika çocuklardan birisi olduğunu varsaymak çok kolay. Hani daha beş yaşındayken Harry Potter okuyan ya da kısa bir süre sonra dâhiler kulübü Mensa’ya kabul edilen şu harika çocuklardan… Ama yakından bakıldığında çok daha farklı bir hikâye çıkıyor ortaya. Mirzakhani Tahran’da, orta sınıf bir ailenin üç çocuğundan birisiydi, babası mühendisti. Çocukluğunun olağandışı tek yanı İran-Irak savaşıydı, bu yüzden çocukluğunun ilk yılları ailesi için çok zor bir dönemdi. Neyse ki ortaokula başladığında savaş sona erdi.

Mirzakhani başarılı kız öğrencilerin gittiği bir ortaokula devam etti ama matematik ilgisini çekmiyordu, kitap okumayı seviyordu. Romanlara bayılıyordu, eline geçen her şeyi okuyordu. En iyi arkadaşıyla okuldan eve dönerken kitapçılara uğrayıp kitap almaya bayılıyordu.

Matematiğe gelince, ortaokulun ilk iki yılında matematikte pek başarılı değildi, ancak abisi ona öğrendiklerini anlatınca matematikle ilgilenmeye başladı. Abisinin ona bir dergiden gösterdiği ünlü matematik problemleri Mirzakhani’yi büyülemişti. Sonrasında ise matematik tarihine geçti.

Peki Mirzakhani’nin geçmişi çok mu olağandışı? Öyle olmadığı ortada. Nobel adaylarının pek çoğu çocukluklarında son derece sıradandılar. Einstein geç konuşmuştu ve evdeki hizmetçileri onun budala olduğunu söylüyordu. Zürih Politeknik’e giriş sınavının genel kısmını geçememiş, okula, yüksek fizik ve matematik sınavlarından yüksek notlar aldığı için kabul edilmişti. Başlangıçta çok zorlanmış, makine teknolojisinde çok iyi olmadığı için İsveç Patent Bürosu’nda terfi edemediği gibi, akademik bir pozisyona da kabul edilmemişti. Ama harıl harıl çalışmaya devam etmiş, sonunda görelilik teorisiyle, Newton mekaniğinin yasalarını yeniden yazmıştı.

Amerika’nın önde gelen eğitim psikologlarından Lewis Terman, 1921 yılında, o sıralarda yeni ortaya çıkan IQ testlerinde mükemmel sonuçlar alan1.470 Kaliforniyalıyı hayatları boyunca izleyerek bir araştırma yaptı. IQ testlerinde mükemmel sonuçlar alan bu insanların hiçbiri daha sonra Terman’ın umduğu gibi büyük düşünürler olmadı. Öte yandan Terman, test sonuçları yeterince yüksek olmadığı için araştırma kapsamından çıkardığı Nobel ödüllü iki fizikçiyi gözden kaçırmıştı.

Geçtiğimiz yüzyılda, başarının sınanmış zekânın ötesine geçtiğini gösteren pek çok araştırma yapıldı. Bu araştırmaların en önemli bulgularından birisi, beynin yeni sinir ağları geliştirebildiği, yani IQ’nun sabit olmadığıydı. Bu yüzden, beş yaşındayken Harry Potter okuyabilmeniz, gençlik yaşlarınızda da akranlarınızın ilerisinde olacağınız anlamına gelmez.

Büyük Zihinler ve Bu Zihinlerin Yetiştirilmesi kitabını birlikte yazdığımız meslektaşım Prof. Deborah Eyre’a göre, nörobilim ve psikoloji alanında yapılan en son araştırmalar, pek çok insanın, eğer bilişsel olarak bir sorun yaşamıyorlarsa, okulda yetenekli ve çok zeki olanlardan beklenen performansı gösterebileceğini ortaya koyuyor. Ancak bunu yapabilmeleri için kendilerine doğru öğrenme yaklaşımları ve tavırlarının öğretilmesinin yanı sıra, merak, ısrar ve çok çalışma gibi, başarılı insanlara has tavırları geliştirmeleri gerekiyor. Eyre bu yaklaşımı, “yüksek performans öğrenmesi” olarak adlandırıyor. En önemlisi, öğrencilerin bu tavırlarının okulda olduğu kadar evde de desteklenmesi gerekiyor.

Öyleyse, aslında harika çocuk diye bir şey yok mu? Bu çok tartışılan bir konu… Florida Devlet Üniversitesi’nden ünlü eğitim psikoloğu ve Zirve: Uzmanlığın Yeni Biliminden Sırlar kitabının yazarlarından olan Prof. Anders Ericsson, 1980’lerde müzikten hafızaya ve spora kadar pek çok alandaki başarı vakasını inceledi ve kendisi başarının temelinde benzersiz ve doğuştan gelen yetenekler olmadığını düşünüyor. Planlı bir şekilde pratik yapmak, sizi her adımınızda geliştirir ve bir şeyi 10.000 saat yaptıktan sonra o konuda uzman olabilirsiniz. Bu bir sihir numarası değil. Bir konuda en çok başarılı olanlar, o alanda en çok çalışanlar oluyor ve Mirzakhani gibiler, çalışmalarını sürdürürlerken kendilerine özgü bakış açılarını yakalıyorlar.

Ericsson’un hafıza üzerine yaptığı araştırma, rastgele seçilmiş ve hafıza teknikleri konusunda eğitilmiş öğrencilerin, yetenekli de diyebileceğiniz, hafızası doğuştan güçlü olan öğrencilere göre daha iyi sonuçlar aldığını göstermesi bakımından özellikle ilginçtir.

Ericsson, planlı pratik fikrini, bir gün okulda, satrançta her zaman yendiği birisine yenildikten sonra, rakibinin pratik yaptığını anlayarak geliştirmeye başladığını ifade ediyor.

Ama belki de bu konuda durup düşünülmesini asıl sağlayan, bir başka tanınmış Amerikalı eğitimci olan Benjamin Bloom’un, 1980’lerde yaptığı ve ailenin de doğası gereği başarıda önemli rol oynadığını ortaya koyan çalışmasıdır.

Bloom’un ekibi bale, yüzme, piyano, tenis, matematik, heykel ve nöroloji gibi çeşitli alanlarda olağanüstü başarı göstermiş bir grup kimseyi inceledi ama bunu yaparken sadece bireylerle değil, aileleriyle de görüştü.

Bloom bu araştırmanın sonucunda, özellikle de çocuklarını zevk aldıkları konularda yüreklendirip destekleyen bir aile modeli buldu. Bloom’un alanlarında olağanüstü başarılı olan yetişkinleri, gençlik yıllarında bir konu üzerinde çok sıkı ve yoğun bir şekilde çalışmışlardı, ailelerinin çok güçlü çalışma anlayışları olduğu anlaşılıyordu.

Jüri, yetenekliliğin ya da üstün zekâlı olmanın doğuştan gelip gelmediği ya da diğer faktörlerin fark yaratıp yaratmadığı konusunda son kararını vermese de, merak gibi davranış özellikleri de dahil olmak üzere, büyük başarılarla ilişkilendirilen davranışların yinelenebilir ve öğretilebilir olduğu açık.

Eyre, başarılı insanların nasıl öğrendiklerini bildiğimizden yola çıkara, başarıya ilişkin özellikler, davranışlar, değerler ve gelişmiş bilişsel özellikler dediği şeyleri bir araya getirdiği, başarıya yönelik öğrenme yaklaşımı geliştirdi. Kendisi şu anda İngiltere’de ve yurtdışında bir grup öncü okulda bu konu üzerinde çalışıyor.

Ancak sistemin sınıflar ve kültürler arasında yayılabilmesi için aileler tarafından da benimsenmesi gerekiyor. İngiltere’de yapılan bir araştırma, çocukları okula başlamadan önce evde basit etkinlikler yapan, örneğin okumayı destekleyen anne babaların fark yarattıklarını ortaya koydu. Çocukların okula başlamadan önce bu şekilde desteklenmeleri, Oxford ve Londra üniversitelerinin on beş yıl boyunca sürdürdüğü bir araştırmaya göre ilerdeki yıllarda daha iyi notlar almalarını sağlıyor.

Zorluklara rağmen çok başarılı olan 3.000 kişinin ayrıntılı bir şekilde takip edildiği araştırma, bunların 24’üyle ilgili şaşırtıcı sonuçlar ortaya koydu. 24 kişinin yarısı, çok yoksul olduğu için okulda yemek yiyememişti, yarıdan fazlası tek bir ebeveynle yaşıyordu ve dört ya da beşi tamamen yoksul semtlerde yaşıyordu.

Ailelerle yapılan görüşmeler bu çocukların hayatında eğitime değer verip çocuklarının eğitimini destekleyen bir yetişkin ya da yetişkinler olduğunu ortaya koydu. Çocuklar da görüşmelerde okulda çok çalışmaları, derslerini iyi dinlemeleri ve denemeye devam etmeleri gerektiğini anlatıyor ve böyle davranmaları için onları yüreklendiren yetişkinlerden söz ediyorlardı.

Dehanın vücut bulmuş hali olan Einstein’da merak, karakter ve kararlılık vardı. Hayatının ilk yıllarında reddedildiği zamanlar oldu ama buna karşı mücadele etti, yılmadı. O sırada kendisinin dahi ya da üstün yetenekli olduğunu mu düşünüyordu? Hayır. Bir defasında şöyle yazmıştı: “Çok akıllı olduğumdan değil, sadece problemler üzerinde daha uzun çalışıyorum. Pek çok kimse bir insanın iyi bir bilim insanı olmasının zekâya bağlı olduğunu söylüyor ama yanılıyorlar, bu karaktere bağlıdır.”

Peki ya Mirzakhani? Söylediklerinden, kendisinin meraklı birisi olduğunu, yaptığı işten heyecan duyduğunu ve dirayet gösterdiğini anlıyoruz. Bir yorumu durumu özetliyor. “Elbette işin en hoş kısmı, “İşte, buldum!” anı; keşfetmenin heyecanı ve yeni bir şey anlamanın coşkusu; yukarıdan bakarak her şeyi göre görebildiğiniz an. Ama zamanın büyük bir kısmında matematikle uğraşmak benim için izi belli olmayan ve varış noktası görülmeyen uzun bir yolda ilerlemeye benziyor.”

Bu yol Mirzakhani’yi ne yazık ki kısacık süren hayatında, matematikte özgün araştırmaların zirvesine ulaştırdı. Mirzakhani’nin sarsılmaz bir karaktere sahip olduğu görülüyor, belki de onun asıl yeteneği buydu.

Kaynak: https://www.theguardian.com/education/2017/jul/25/no-such-thing-as-a-gifted-child-einstein-iq

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here