Şeffaflık

0
346

Birkaç yıl önce, okulda birlikte yemek yiyen dört oğlan çocuğunun oturduğu masanın yanından geçiyordum. Bir arkadaşları hakkında konuşuyorlardı. Kendini genellikle sınıf arkadaşlarını rahatsız edecek hatta zaman zaman onlara zarar verecek şekilde gösteren duyusal sorunları olan bir çocuktan bahsediyorlardı. Tam yanlarından geçerken bir tanesi, “O kötü bir çocuk,” dedi. Bu, beni bir anda yolumdan alıkoydu.

“Evet,” diye cevapladı bir arkadaşı, “Geçekten çok kötü bir çocuk.”

Ve bir diğeri, “Sürekli canımı acıtıyor.”

Zavallı çocuğu grup içinde savunan tek bir çocuk vardı. “Benim hiç canımı acıtmıyor,” dedi. Ancak onun bu açıklaması, ortama egemen olan duyguya hemen yenik düştü. Ben orada dururken, çocuklar artık onunla oyun oynamayacakları konusunda bir anlaşmaya vardılar.

Bir anaokulu öğretmeni olarak bunları duymak çok üzücüydü. Evet, bu öğrenci masadaki oğlanların ve diğerlerinin canını acıtmıştı. Ona karşı temkinli olmaya hatta ondan uzak durmaya sonuna kadar hakları vardı. Ancak yine de, kendisini kontrolsüzce davranmaya iten ve tanısı konmuş bir özel durumu olan bir anaokulu çocuğundan bahsediyoruz. “Kötü bir çocuk” değildi elbette, ancak şüphesiz sürekli kötü şeyler yapıyordu. Diğer insanların canını acıtan ve korkutan şeyler.

O akşam eve geldiğimde, yetişkinler olarak bir şeyler yapmamız gerektiğini biliyordum. Anaokulunda her zaman biraz vurma ve itme olur, olacaktır. Ancak belli ki gösterdiğimiz tüm çabaya rağmen diğer çocukları bu “farklı” çocuktan korumayı başaramamıştık. Bu yüzden çocuklar, en azından benim kulak misafiri olduklarım, olaya kendileri el koymak istemişlerdi. Bunu, avcı toplayıcı geçmişimizden gelen “doğal” sonuçlar izlemişti: Etiketlemek ve dışlamak. Ancak elbette bu, bir okul ortamında ve çocuklar arasında müsamaha gösteremeyeceğimiz bir doğal sonuçtu.

Çözümümüz, iş birliğine önem veren bir okulun ayırdedici özelliklerinden biri olan “şeffaflığı” içeriyordu. Çalıştığım okul bir kooperatif okulu olduğu için bütün ebeveynler okulda öğretmen yardımcısı olarak da çalışıyor ve bu yüzden hepsi sadece bu çocuğun davranışlarından değil, aynı zamanda altında yatan ve buna sebep olan durumdan da haberdarlar. Halihazırda bir eylem planı dahilinde doğabilecek sonuçları hafifletmeye çalışıyorduk, ancak yetersiz kaldığımız çok aşikardı. Bu yüzden, kimi zaman gerginlik ve gözyaşları içinde yaptığımız uzun tartışmalar sonucunda yapılacak en iyi şeyin şeffaflığımızı çocuklara da yaymak olduğuna karar verdik. Bu küçük çocuğun yaşadığı zorlukları onlarla paylaşmalı, neden “kötü bir çocuk” olmadığını ama beyninin bazen onu insanların canını acıtmak gibi kötü şeyler yapmaya ittiğini açıklamalıydık. Ve bu konuşmaları, çocuğu utandırma etkisi yaratacağından korktuğumuz için okulda yapmak yerine sorumluluğu ailelere verdik. Her aile bu çocuk ve yaşadığı zorluklar hakkında evinde kendi çocuğuyla konuşacaktı. Zorlandıklarında başvurmaları için ailelere kaynak sağladık, ancak konuyu nasıl konuşacaklarını onlara bıraktık.

Bu, “kötü bir çocuk” olmayan küçük çocuğun ailesi için zorlu ve duygusal bir süreçti. Annesi bizimle bazı duygularını paylaştı, ancak yine de onun kendi içinde yaşadığı acıyı hayal bile edemem. Oğlunun davranışlarını tartıştığımız ebeveyn toplantılarında bulunmak, diğer çocukların yaşadıklarını ve evde neler anlattıklarını ailelerinden duymak onun için oldukça yıkıcıydı. Sevgili oğlunun “kötü çocuk” olarak etiketlendiğini duymak onun için neredeyse dayanılmazdı. Ama bir taraftan da anlamıştı, oğlu o çocuklara “kötü” şeyler yapmıştı. Sonradan benimle paylaştığına göre yaşadığı sarsıntı bir arınma yaşamasına da sebep olmuştu. Çünkü başkalarının kapalı kapılar ardında ailesi hakkında neler söylediğinden genellikle endişe ediyordu. Ama şimdi, her şey açığa çıkınca, ithamlardan korkarken şefkatle karşılaşmıştı.

Haftalar geçti, aileler evde konuşmalarını yaptılar, çocuklarının bu arkadaşlarını anlamalarını ve ona nasıl yardım edebileceklerini düşünmelerini sağladılar. İşler biraz daha iyiye gitmeye başladı. Ona karşı sağlam durmaları, hatta proaktif olmaları konusunda çocuklara rehberlik ettik:

“Bu yaptığın hoşuma gitmiyor!”

“Eğer canımı acıtmazsan benimle oynayabilirsin.”

“Bana fazla sert sarılıyorsun!”

“Binamı yıkma.”

Can yakmalar hâlâ oluyordu, ama belki de eskisi kadar fazla değil. Ama daha da önemlisi sorunlu davranışları karşısında çocuklar ona daha fazla şefkat göstermeye başladılar çünkü sınıf arkadaşlarını sığ “kötü çocuk” etiketinin ötesine geçerek anlamalarını sağlamıştık. Elbette ona yine bağırdılar, sinirlendiler ve ağladılar, ama onu dışlamaya çok daha az meyilliydiler artık.

Küçük bir kızın ona söylediği şeyi asla unutmayacağım: “Biliyorum bunu yapmak senin için çok zor, ama eğer beni çimdiklemeyi bırakmazsan seninle oynamayacağım.” Bu, şefkatle kendini koruma arasındaki mükemmel dengeydi sanki.

Bu süreç, “mahremiyet” kaygısının şeffaflığa baskın geldiği geleneksel bir okulda, imkansız olmasa da oldukça hayli zorlu olurdu. Ama bu, ebeveynlerin elleri kolları bağlı anlamına gelmiyor. Okul şeffaf olamayabilir, ama veliler olabilir.

Bu çocukla ilgili elimizdeki en güçlü araçlardan birinin okul sonrası birebir oyun olduğunu gördük. Evlerdeki daha sakin atmosfer, çocuğun rahatsız edici tepkilere daha az meyilli olmasını sağlıyordu. Çocuklar kendi aralarında farklı türde bir bağ kurabildikleri ve ardından bunu okulda da sürdürebildikleri oyunlar oynayabiliyorlardı. Böylece birlikte daha fazla güzel zaman geçirme fırsatı yakaladılar ve sorunlar tekrar ortaya çıktığında ilişkilerinde başvurabilecekleri bir denge oluştu. Ama belki de en önemlisi ebeveynler birbirlerini tanıma fırsatı buldu. İşte, şefkat duygusu da böyle doğdu.

Bir başka deyişle her şey ilişkilerde bitiyordu. İlişkilerse iyi niyetli yetişkinlerle başlıyordu. Çünkü topluluklar ancak böyle kurulabiliyor.

 

 

Kaynak: https://teachertomsblog.blogspot.com.tr/2017/08/transparency.html

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here