Yeni Anaokulu Anlayışı Küçük Çocukları Mahvediyor

0
21

Bir Amerikan anaokuluna adım attığınızda, büyük olasılıkla biz eğitimcilerin, “basılı materyal zengini” ortam dediği şeyin bombardımanına maruz kalırsınız: Orada bütün yüzeyler alfabe kartlarıyla, grafiklerle, sözcüklerle, yönerge posterleriyle, sınıf kurallarıyla, takvimler ve tarifelerle, sözde motive edici basmakalıp ve bir 4 yaş çocuğunun pek azını okuyabildiği görsellerle bezelidir.

Anaokulu veya anasınıfında geçen yıllarına ilişkin ayrıntıları yetişkinlerin çok azı anımsayabildiğinden, okul-öncesi eğitimin genel görünümünün son yirmi yılda ne denli dönüştüğünün farkına varmak kolay değil. Eğitim pedagojisi ve müfredat da değişmiş bulunuyor. Artık günün giderek daha büyük bölümü “masa başı çalışmasına” (hiçbir açıklama gerektirmeyen bir terim) ayrılıyor. Bunun yanı sıra, eskiden daha büyük sınıflarda kullanılan ve öğretmenin, çocuğun öğrenmesi beklenen şeylerin içeriğini ve öğrenme hızını denetim altında tuttuğu doğrudan ders anlatımı kullanılıyor artık.

Anaokulu öğretmenlerinin 1998 ve 2010 yıllarındaki yaklaşımlarını karşılaştıran, “Anaokulu Yeni Birinci Sınıf mı?” başlıklı bir çalışma, çocukların yılın sonunda okumayı öğrenmiş olmalarını bekleyen öğretmenlerin oranının yüzde 30’dan yüzde 80’e çıktığını ortaya koydu. Ayrıca araştırmacıların bildirdiğine göre kitaplar ve ödevlerle geçirilen zaman artış gösterirken, müzik ve sanata ayrılan zaman azaldı. Araştırmacılar üzülerek, anaokulunun gerçekten ilkokul birinci sınıfa dönüştüğü sonucuna vardılar.

İlkokula hazır olma kaygısı

Yakın zamana dek, ne ilkokula hazırlık becerileri, ne de küçük öğrencilerin bir sonraki aşamaya geçmek için yetersiz olma ihtimali kimsenin gündeminde önemli bir yer tutmuyordu. Ama şimdilerde, anaokulları ilkokula uzanan bir kırmızı halı değil, adeta kapı bekçisi görevi görüyor ve ilkokula hazır oluşla ilgili endişeler git gide daha erken dönemlerde ortaya çıkmaya başlıyor. Anasınıfını bitirdiğinde okuması beklenen bir çocuğun daha yuvadayken buna hazırlanmış olması tercih ediliyor. Bunun sonucunda, sırasında oturabilme ve kâğıt kalem kullanarak bir ödevi tamamlama gibi 5-6 yaşındaki çocuklara yönelik hayli tartışmalı sayılabilecek beklentiler, motor becerileri ve dikkatini verme süresi bunu başarmaya yetecek düzeyde olmayan küçücük çocuklarda baskı oluşturuyor.

Anaokulu sınıfları, çocukları oyuna başlayabilecekleri zamana kadar “işlerini” bitirmeye ikna etmeye çalışan öğretmenlerle dolu giderek artan oranda endişe verici yerlere dönüştü.   Dahası, anaokulu öğrencileri artık daha erken yaşlarda daha fazla ön-akademik beceriler öğreniyor olsalar da, birçok öğretmenden duyduğuma göre günümüz çocukları her nasılsa önceki kuşak çocuklarına göre daha az meraklı ve ilgili oluyorlar – bu gerçekten mümkün olabilir mi? Günümüzde, geçmişe göre daha fazla sayıda çocuk, dinlediği bir öyküyü yeniden anlatmak ya da temel bağlaçları ve ilgeçleri kullanmak için gerekli becerilerden yoksun görünüyor. Örneğin, çocuklar bir yaprağın üstündeki damarlarla, kendi ellerinin damarları arasında bir kavramsal bir benzeşim kuramıyorlar.

Yeni araştırmanın özellikle kaygı verici bir mesajı var: Anaokuluna devam etmiş olan çocuklar her ne kadar anasınıfında akranlarına göre başlangıçta daha bir “okula hazır” görünseler de, ilkokula başladıklarında okula olan ilgileri geriye gitme eğilimindeydiler. İkinci sınıfa geçince, okur-yazarlık, dil ve matematik becerilerini ölçen testlerde daha kötü sonuçlar aldılar. Araştırmacılara göre bu durumun başlıca nedeni, doğrudan yönergelere aşırı bel bağlanması ve tekrara dayalı, kötü yapılandırılmış bir eğitim yaklaşımı. Hep aynı sıkıcı, tekdüze sınıf çalışmalarıyla her yıl tekrar tekrar karşı karşıya bırakılan çocuklar, anlaşılabilir biçimde yıldan yıla öğrenme heveslerini yitiriyorlardı.

Aynen öyle. Akademik hedefleri çok daha küçük yaşlara çeken aynı eğitim politikaları, çocukların daha fazla değil, daha az beceri kazanmasına katkıda bulunuyor (aynı zamanda engel oluyor) gibi görünüyor.

Tarihçi Steven Mintz, çağın yaygın düşünsel eğilimi olan “korunan” çocukluk ile “hazırlanan” çocukluk kavramları arasındaki bocalamaya dikkat çeker. Bununla birlikte, 2000’li yıllardan başlayarak, çeşitli nedenlerin bir araya gelmesi, tercihleri her zamankinden fazla “hazırlanmış” olmaya doğru yönlendirdi. Bunun sebepleri şunlar olabilir: Anne-babanın her ikisinin de çocuklarını büyütmek için canını dişine takarak çalıştığı ailelerin artması; küçük yaşlardaki bilişsel olanaklara ilişkin yeni bilimsel yaklaşım; hâli vakti yerinde ve muhtaç çocuklar arasındaki giderek büyüyen uçurumun doğurduğu kaygılar. Ve tüm bu kaygılar, devlet okullarındaki standart testlerin kaynağı oldu.

Anaokulları, eğitim sistemine görece yeni bir eklemedir. Dar gelirli ailelere yönelik ulusal programın başlatıldığı 1960’lara dek, sayılı istisnalar dışında, küçük yaş çocukların eğitiminde devletin sınırlı bir rolü vardı. Annelerin işgücüne kitlesel katılımından önce, anaokulları bu denli yaygın değildi ve esasen, çocukların hep birlikte bir şeyler öğrenebilecekleri güvenli bir sosyal ortam olarak hizmet veriyorlardı.

Bununla birlikte, son birkaç on yıl içinde, çocukların bakım ve öğreniminin evlerden ilgili kurumlara devredilmesi yönünde bir eğilime tanık olmaktayız: Bugün 4 yaş grubu  çocuklarının yaklaşık dörtte üçü (Amerika için geçerli bir oran bu) değişik biçimlerde aile-dışı bakım altındalar. Bu kategori insanı şaşkına çeviren bir karışımı kapsıyor; özel günlük bakım hizmetleri, özel anaokulları ve dar gelirli aileler için ilkokullarda yer alan anasınıfları bunların bazıları. Bütün bunların ötesinde, öyle görünüyor ki, okul-öncesi eğitim ile “resmi” okul arasındaki ayrım çizgisi giderek silikleşiyor.

Anaokulu çocuklarının ebeveynleriyle görüştüğümde, onların sistemdeki bu değişikliklerin birçoğunu onaylama eğiliminde olduklarını görüyorum; ya eski zamanın acelesiz öğrenimine bugünün aşırı rekabetçi dünyasında yer olmadığını bilmenin korkusundan, ya da daha iyi bir seçeneği bulamadıkları veya denemeye cesaret edemedikleri için. Bu kaygıları gerçekten de anlaşılabilir: “Yanlış” anaokulunu seçer ve evdeki ses okuma alıştırmalarında çocuklarınızı pek fazla sıkmazsanız, çocuğunuz üniversiteye devam etmeyebilir! İşe alınacak biri olmayabilir! İlkokul birinci sınıfa bile kabul edilmeyebilir!

Basın-yayın organlarının okul-öncesi çocukların bilişsel potansiyeline yaklaşımı bu tür kaygıları ağırlaştırsa da, yüksek nitelikli bir eğitimin bileşenleri üzerindeki akademik uzlaşı bize başka şeyler anlatıyor. Çocuk gelişimi ve okul-öncesi eğitim konusunda elli yıllık deneyimi bulunan, konunun uzmanlarından Yale profesörü Edward Zigler, en iyi anaokulu programlarının taşıdığı çeşitli özellikleri şöyle sıralıyor: Dilin karşılıklı etkileşimle işitilmesi ve kullanılması yolunda sağlanan geniş olanaklar; sosyal ve duygusal yetilerin yanı sıra etkin öğrenmeyi de içeren, ilkokula geniş kapsamlı hazırlık hedefini destekleyen bir müfredat; ailenin işe yarar biçimde katılımının yüreklendirilmesi; bilgi birikimi olan ve iyi donanımlı öğretmenler.

Karşılıklı sohbet ve kendini ifade edebilme becerisi okuryazarlığın temelidir

Bir okul-öncesi eğitimcisi olarak, anaokullarında geçirdiğim uzun saatlerde farkına vardım ki; çocukların bakışlarından, sıraların kapladığı alanın açık alana oranından ve birbirleriyle hangi sıklıkta konuştuklarından ortamın niteliğini hemen kestirebiliyorum. Yüksek nitelikli bir programda, yetişkinler çocuklarla ilşki geliştiriyor ve onların düşünme süreçlerini olsun iletişimlerini olsun, yakından izliyorlar. Küçüklerin düşüncelerini yüksek sesle dile getirmelerini sağlayacak yollar buluyorlar.

Anaokulunda asıl önem verilmesi gereken konu yalnızca söz dağarcığı ve okuma becerisi değil, konuşma ve dinleme olmalıdır. Planlanmamış, kendiliğinden başlayan sohbetlerin küçük çocukların anlama yetisinin gelişiminde ne denli yaşamsal olduğunu çoğu zaman unutuyoruz. Yetişkinlerle ve kendi aralarında konuşmak yoluyla, çocuklar bilgi toplarlar. İşlerin nasıl yürüdüğünü öğrenirler. Onlara sıkıntı veren “yapbozları” çözerler. Dürüst olmak gerekirse, kimi zaman bir sohbetten yanlış sonuçlar çıkardıkları da olur. Benim küçük oğlumun yaptığı gibi; tıpkı yumurtayı tavukların, sütü ineklerin ürettiği gibi jambonu da domuzların ürettiği düşüncesine varabilirler. Ne var ki, bu yanlış anlamaların her zaman üzerinden geçilebilir ve düzeltilebilir. Zalim bir büyük kardeşin ona jambonlu sandviçin iğrenç kökenini açıklamasında olduğu gibi.

Bu öğrenme yöntemini destekleme konusunda öğretmenlerin can alıcı bir rolü vardır. Çocuk Gelişimi dergisinde 2011 yılında yayımlanan bir çalışma, anaokulu öğretmenlerinin; öğrencilerin okunanı anlama ve sözcük bilgisini, dördüncü sınıf düzeyinde varsayan, fazlasıyla gelişmiş bir sözcük dağarcığı kullandığını gösterdi. Öğretmenler öğrencileri sıkıca planlanmış bir programa göre yönlendirdikleri, bir etkinlikten diğerine sürükleyip dururken aceleyle bir “aferin!” demekle onları onayladıklarını bildirdikleri için, günümüz anaokullarında bu sohbetlerin çoğu ne yazık ki tek yönlü ve basit içeriklidir.

Bir öğretmenin kullandığı açık uçlu soruyla, kesin bir yorum arasındaki farkı bir düşünün. Resim yapan çocuğun yanına giden öğretmenin heyecanla, “Ooo, ne güzel bir ev” dediğini gözünüzde canlandırın. Eğer çocuk aslında ev resmi yapmıyorsa, kendini zayıf bir konumda hissedecektir; ev resmi yapıyor olsa da, öğretmenin yorumu konuya nokta koymuş olacaktır: Yapılan işin adını koymuş ve onu beğendiğini söylemiştir. Eklenecek ne kaldı ki? Çocuğu kafa yormaya davet eden daha yapıcı bir yaklaşım şöyle demeyi gerektirirdi: “Bana ne çizdiğini anlat bakalım.” Küçük bireylerin neyi öğrenmeye ihtiyacı olduğunu kestirmek hiçbir zaman mümkün değildir; dolayısıyla, ancak açık uçlu sorular onların neyi bilip neyi bilmediğini ortaya çıkarabilir. Eğitim bilimde bu kadar küçük bir farklılık bile, en temel ama sınırlanmamış bilişsel alışkanlıklar – yüksek sesle düşünme eylemi gibi – edindirme yolunda önemli bir katalizör rolü oynayabilir.

Karşılıklı konuşma yani sohbet altın değerindedir. Elimizdeki en etkili okul-öncesi öğrenim yöntemidir. Uygulamakta olduğumuz çoğu okuma becerileri müfredatından çok daha değerlidir: Okul-öncesi çağındaki çocuklara yönelik on üç farklı okuma yazma programını ele alan bir araştırma, “dil eğitimi ya da basılı çıktıların etkinliği hakkında bir kanıta ulaşmakta başarısız oldu”. Bu hüsrana uğratıcı çıkarımı sindirmek için birkaç dakikanızı ayırın.

Anaokulunda bilgi bombardımanı

Bu yakınlarda; çocukların hâkim olması beklenen sözcükleri ve temel kavramları da içeren, konulara göre düzenlenmiş bölümleri olan pek revaçta bir anaokulu müfredatını gözden geçirmem istendi. Örneğin, müfredatın “okyanus” bölümünün amaçlarından biri, küçüklerin “okyanusun doğal çevre için taşıdığı önemi” anlamalarına yardımcı olmaktı. Çocuklara öğrenmeleri gereken başlıca terimlerin bir listesi verilmişti ve bu liste şunları içeriyordu: Kabukluların dış iskeleti, balina yağı, deniztarağının kabuğu, deniz canlılarının vantuz ayakları v.b… Bu sıralananlar ilk bakışta eğlenceli ve eğitici görünebilir, ama “temel kavramların” bu son derece dar anlatımı size de biraz rahatsız edici gelmiyor mu? Küçük bir çocuk, zihninde daha derin düşüncelerle uğraşmak istiyor olamaz mı: Su nedir? Mavi ve yeşil renklerin kaynağı nedir? Bir okyanustan daha güzel ve daha korkutucu bir şey olabilir mi?

Aktif ve keşfe dayalı bir okul-öncesi eğitim yaklaşımından, daha bir yazılı ve yönerge-temelli modele geçiş; ne oyun ile çalışma ne de başarı ile mutluluk arasındaki basit bir “takastan” ibaret değildir. Çünkü kelime listelerini ezberleme, şekilleri ve renkleri tanıma gibi bir takım anlamsız ölçümlere yol açarken, karmaşık ve entegre öğrenme anlayışının değerini düşürmektedir.

Geçen yıl, birkaç anaokulu çocuğunun kendi aralarında, yılanların kemikleri olup olmadığı üzerine konuşmalarına tanık olmuştum. Yılanın o kıvrılabilen esnek gövdesini, daha önce keşfettikleri dinozor fosilleri ve balıklarla karşılaştırıyor, konuyu bütün yönleriyle tartışıyorlardı. Bu birbirinden farklı yaratıkların hepsinde nasıl olup da aynı sert iskeletin bulunduğu konusunda açık bir uzlaşma sağlanamasa da, her bir çocuğun bir diğerinin ortaya koydukları üzerine nasıl yeni bir zemin inşa ettiğini hayretten donakalarak izlemiştim. Öğretmen, dümenin küçük hareketleriyle kocaman bir gemiyi yöneten kaptan gibi, onlara nazikçe rehberlik ediyordu. Sonunda, daha önce müzede yılan iskeleti görmüş ufak bir oğlan, karate vuruşuna benzer hareketlerle, yılanın omurga yapısını canlandırmaya koyuldu: “İşte kemik, kemik, kemik,” diye bilgilendiriyordu arkadaşlarını. “Sanırım daha bir sürü araştırma yapacağız,” diyerek araya girdi öğretmen; izlediklerinden etkilenmişti. Sokratik yöntemin (*) bu yumuşatılmış biçimi küçük zihinler için biçilmiş kaftandır; tek sorun, bunun okula hazır olmayı denetleyen listelere kolayca uyum sağlayamayacak olmasıdır.

Okul-öncesi eğitimiyle ilgili devir süreci, “düşünmeye-dayalı müfredat”tan “adlandırma-etiketleme-temelli müfredat”a bir geçiş olarak açıklanabilir. Bu sonuncusu elbette öğretmenlik yetkinliğimizi iyileştirmeksizin gerçekleştirilebilir bir hedeftir. Deneyimsiz ve yeterli desteği görmeyen öğretmenlerimiz, yazılı ders planlarına dayanmaya belli bir nedenle yönlendiriliyor: Tanımlanmış bir amaca böylece odaklanabiliyoruz ve en azından, çocuklar bu yolla bir şeyler öğreniyor diye kendimizi avutabiliyoruz.

Ancak bu “bir şeyler”, mâliyeti görece düşük olsa da, bol su katılmış kötü bir çorba gibidir. Amerika’daki 11 eyalette 700 anaokulu sınıfını konu alan dikkate değer bir araştırma, bunların yalnızca yüzde 15’inde öğretmenle çocuk arasında verimli karşılıklı etkileşim olduğunu ortaya koydu. Yüzde 15!

Tüm dünyanın esin kaynağı: Finlandiya

Esinlenmek amacıyla Finlandiya’nın eğitim sistemine göz atmak artık neredeyse basmakalıp bir davranış hâline gelmiş bulunuyor. Bilindiği üzere, Finlandiya eğitim kadrolarını 1970’lerde köktenci bir uzmanlaştırmaya tabi tuttu ve Amerikan tarzı eğitim-öğretime özgü yeterlilik ölçütlerinin çoğunu terk etti. Finlandiya’nın okulları bugün istikrarlı biçimde dünyanın en iyileri arasında yer almayı sürdürmekteler. Ama bu “Fin mucizesi” gerçek olmak için çok fazla harika görünüyor. Kuşkusuz, ülkede birkaç işe yaramaz öğretmenle birçok dalgacı çocuk olmalı!

Finlandiya’yı ziyaret ettiğimde, içindeki çocuklardan çok, öğrenim ortamının özenle oluşturulduğu anaokulu örneklerinden etkilenmemek olanaksız gelmişti bana. Performans çizelgelerinde güzel dursalar da, uydurma karşılaştırmalı ölçüm yöntemlerinin çoğunu bir kenara koyan Finlandiyalı anaokulu öğretmenleri, gerçekten önemli olan şeye odaklanmakta tamamen özgürdürler: Büyümekte olan çocuklarla kurdukları ilişkiler.

7 yaş civarına dek kurallı okuma öğretimini başlatmayan Finlandiyalılar, anaokulu çocuklarının okumaya hazırlanması konusunda şunları söyler: “Okur-yazarlığa adım atmadan önce oluşturulması gereken temel, çocukların bolca işitmiş ve dinlemiş olmasıdır. Konuşurlar ve onlara bir şeyler anlatılır, çevrelerindeki insanlarla bir şeyler üzerine tartışırlar… Sorular sorar, yanıtlar alırlar.”

Küçük öğrencilerimiz için bundan daha değerli ne olabilir?

 

(*) Antik Yunan filozofu Sokrates’in (MÖ 469? – 399) diyalog yoluyla hakikati bilince çıkartmaya zorlama, “doğurtma” yöntemi.

 

 

Kaynak: https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2016/01/the-new-preschool-is-crushing-kids/419139/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here