TRENDLER

Bir Okulun Gerçek Yaratıcılığı Teşvik Etmesi Mümkün Mü?

Görüntülenme 2891

0
Bir Okulun Gerçek Yaratıcılığı Teşvik Etmesi Mümkün Mü?

Okullarda yaratıcılığı nasıl teşvik edebiliriz? Bu, pek çok ilerici eğitim reformcusunun en çok sorduğu sorulardan biri. Uzun vadeli bir maddi perspektiften bakarsak, yaratıcılığın inovasyona sebep olduğunu ve bunun küresel ekonomide bir küresel avantaj sağladığını görürüz. Çünkü günümüzde, problemleri belirleme ve yeni olasılıklar hayal etme kapasitesine sahip beyinler büyük bir ihtiyaç. Aynı zamanda çocuklardaki yaratıcılığı baskılamanın ahlaki olarak yanlış bir şey olduğunu da hissederiz. Yaratıcılık ile kendini gerçekleştirme arasında şüphesiz bir bağ bulunuyor. Büyük ihtimalle çocukların arzuları da, başarmak istedikleri şey her neyse, onunla kişisel olarak yoğun bir şekilde ilgilenmelerini gerektiriyor.

Yaratıcılık geniş anlamda yeni süreçler, yapılar ya da fikirler geliştirme fenomeni olarak tanımlanabilir. Peki, ama yaratıcılık ölçülebilir mi? Tıpkı zekayı ölçmekte olduğu gibi yaratıcılığı ölçmek de pek çok farklı faktör yüzünden oldukça karmaşıktır. Buna yaratıcılığı ölçülen çocuğun o günkü mevcut ruh hali de dahil. Yaratıcılığı tek bir sayı olarak nitelemek amacıyla tasarlanmış testlerde kullanılan verilerin yetersizliğini anlamak bu yüzden önemlidir. Yaratıcılığı ölçmek genellikle, spesifik bir cevap gerektirmeyen isteklere ya da sorulara verilen cevabın orijinalliğini ve niteliğini değerlendirmeyi içerir. Örneğin, bir çocuktan bir oyuncak uçakla ilgili aklına gelebildiği kadar fazla orijinal ya da sıra dışı işlev bulması istenebilir. Ya da ondan bu oyuncağı daha eğlenceli hale getirmenin yollarını bulması beklenebilir.

Yaratıcılık ve çocukları içeren araştırmalara bakarsak, yeni ve oldukça kayda değer iki çalışma olduğunu görüyoruz. Bu çalışmalardan birisi, yaratıcı düşünmenin altı bileşenini ölçmek için tasarlanmış olan bir testin sonuçlarının, 1990 yılından beri her yıl biraz daha düştüğünü ortaya çıkarıyor. Bu test yeni fikirlerin niteliğini, yoğunluğunu, orijinalliğini ve detay derecesinin yanında bireyin bir dizi olası çözümleri dikkate alma kapasitesini de ölçüyor.

Belli bir süre boyunca sadece belli bireyleri inceleyen bir diğer araştırma ise kişilerin kendilerini yaratıcı olarak nitelendirmelerinin ikinci sınıftan sonra belirgin bir şekilde azaldığını söylüyor. İkinci sınıftaki çocukların yüzde 95’i yaratıcı olduklarını bildirseler de, lise son sınıf öğrencilerinin sadece yüzde beşi yaratıcı olduğuna inanıyor.

Bu araştırmadan çıkabilecek en net sonuç, okulların bu düşüşte oynadığı belirgin rol. “Nasılı” ve “nedeni” ise çok aşikar. Yaratıcılığın temelinde geleneksel olmayan şekilde düşünmek, hayal kuracak ya da sadece düşünecek zamanı olmak, tek bir doğru cevap olmadığını anlamak ve hatayı takdir etmek ve ona değer vermek yatar. Tüm bu deneyimler, merkezi eğitim sisteminde ölçülen ve dolayısıyla değer verilen şeylerle tamamen terstir. Bu fikir ayrılığı reformcuların öncelikle çözmeye çalıştığı sorunların başında gelir.

Okullar çok sayıda öğrenci ile çalışmak zorunda oldukları için sürekli bürokratik etkililiğin sınırlamalarına bağlı kalmak zorunda kalıyorlar: Disiplin, düzen ve itaat sağlanmalı. Uygulama derecesi okuldan okula değişse de bu düzenin düzeyi kurumu tanımlayan şey olarak görülüyor. Müfredat, zorunlu eğitimin başlangıcından beri çok değişmiş olsa da, eğitimin otokratik tasarımı hiç değişmeden aynı kaldı.

Zorunlu eğitimin verildiği bir okul ortamında düzen sağlamaya verilen önem yüzünden öğretmenler kurumun katı gerekliliklerine uyan kuralları benimsemeye mecbur kalıyorlar. Diğer taraftan otoriteye itaat eden ve uyumlu olabilen öğrenciler bu ortamlara daha uygun oluyorlar. Öğretmenlerin koca bir sınıf dolusu öğrenciyle çalışabilmesi için herkesin “uslu” olması gerekiyor. Araştırmaların sürekli gösterdiği gibi bunun kaçınılmaz sonucu da okul ortamında yaratıcılıkla ilişkili özelliklerden yaygın bir şekilde kaçınmak oluyor.

Daha da rahatsız edici olan, dürtüsel olmak ve riske girmek gibi yaratıcılıkla ilişkili olan özelliklerin, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından DEHB’nin semptomları olarak görülen özelliklerle paralel olması. Okul ortamında yaratıcılık; iyi huylu, samimi, güvenilir, sorumluluk sahibi, hoşgörülü ve sakin olmak gibi en düşük düzeylerdeki yaratıcılıkla ilişkili olan niteliklerin aksine patolojik davranış olarak görülebiliyor.

Okul yapısı ve yaratıcı hareketler arasındaki uyumsuzluk ile ilgili bir diğer bilimsel bulgu da, yaratıcı öğrencilerin daha az yaratıcı sınıf arkadaşlarına göre kopya çekmeye daha meyilli olmaları.

Okulları Alt Üst Etmek

Yaratıcılığı teşvik etmek, zorunlu eğitime tamamen yepyeni bir anlayış getirmeyi gerektiriyor. Öğretmenler, temel görevi her çocuğun bireysel ilgilerini desteklemek ve onları – katılsalar da katılmasalar da – yeni fikirlerle ve olasılıklarla tanıştırmak olan birer akıl hocalarına dönüştürülmeliler. Geleneksel test etme yönteminin kaldırılması gerekiyor çünkü testler dolaylı olarak hatanın kötü olduğunu ve sadece tek bir doğru cevabın olduğunu öğretiyor. Yaratıcı öğrenme, öğrencileri bir sınıfa hapsetmek yerine aktif bir şekilde yaratıcı uğraşlarıyla ilgilenmelerini sağladığımızda etkin bir şekilde teşvik ediliyor.

Bu özellikleri taşıyan öğrenme ortamlarının halihazırda var olduğunu hatırlamakta fayda var. Sudbury Valley ve Summerhill gibi demokratik okullar, neyi nasıl öğreneceklerine ve kiminle hangi aktiviteleri yapmak istediklerine karar vermekten sorumlu olanın öğrenciler olduğu öğrenme ortamları sağlıyor. Eğitimciler, öğrencilerin düşüncelerini ve davranışlarını yönetmek yerine onları destekleyen akıl hocaları gibi davranıyor. Bugün Amerika’da yaklaşık 30 demokratik okul bulunuyor. Araştırmalar bu okul atmosferinin yaratıcı özellikleri geliştirdiğini ortaya koyuyor.

Bu şartlar göz önüne alındığında ölçme, değerlendirme ve not vermenin gereklilik olduğu bir ortamda yaratıcılığı öğretme fikri imkansız olmasa da pek mümkün gibi görünmüyor. Yaratıcılık gösterme olasılığı yakalandığında bile öğrenciler kendilerine oto-sansür uygulama eğilimi gösterebiliyor: İyi bir not almak isteyen bir öğrenci “saldırgan” olabilecek bir şey üretmek konusunda kendini rahat hissetmeyebiliyor.

Peki, sonuç ne? Yaratıcılık azalıyor ve okul yöneticileri yaratıcılığı artırma yönündeki çabalarının neden başarısız olduğunu merak ediyor. Dahası, yaratıcılığı baskılayan bir ortamda öğrencilerin yaratıcılık göstermelerini bekleme paradoksu, nevrotik çocukların üremesine zemin hazırlıyor.

Eğitimin yeniden icat edilmesine duyulan aşırı ihtiyaç bir yana mevcut paradigma içinde yaratıcılığı teşvik etmek için atılabilecek bazı adımlar var. Öğretmenler, sınıf ortamıyla başa çıkamayan bir çocuğun “düşmanca” davranan ya da zihinsel bir bozukluğu olan biri değil de belki de sadece yaratıcı bir eğilimi olan biri olduğunu fark etmeyi ve buna saygı duymayı öğrenebilirler. Eğitimciler ayrıca öğrencilerine dürüstçe okulda yaptıkları çalışmaların yaratıcılığı artırmayacağını ama her öğrencinin içinde doğuştan gelen yaratıcı olma kapasitesi olduğuna inandıklarını açıklayabilirler.

Bu tür bir dürüstlük öğrencilerin doğuştan gelen yaratıcılıklarını takdir etmelerini sağlayacaktır. Aynı zamanda okul dışında yaratıcı arzularının peşinden gitme konusunda onlara daha fazla güç verecektir.

Kaynak: http://ww2.kqed.org/mindshift/2014/03/18/can-creativity-truly-be-fostered-in-classrooms-of-today/

Yorum Yazın
En Yeni İçeriklerden Hemen Haberdar Ol
Egitimpedia.com'aGiriş Yapın

Egitimpedia Hesabı ile Giriş Yap

Egitimpedia Hesabı Oluşturmak için Tıklayın!