Cinsiyet Klişelerinin Ötesinde Ebeveynlik

0
3009

Yaş 37, evli ve bir oğlan çocuk sahibi bir baba kimliğimle yazıyorum bu satırları.

İtiraf ediyorum, lise yıllarımda toplumsal cinsiyet klişeleriyle büyümüş bir taşralı olarak alışılmış olanı sorgulama gibi bir derdim hiç olmadı, zaten bunun sorgulanması gereken bir şey olduğunu bile düşünmemiştim.

Üniversiteye geldiğimde ise BÜO (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) maceramla birlikte çok şey değişmişti. Tiyatro yapmak için oyunları, hayatı ve özellikle de kendi yaşantımızı iyi analiz etmemiz gerekiyordu. Yaptığımız tiyatronun belki de mesleğim olan öğretmenlikle en çok çakışan yönü de buydu: Çocuklara sorgulamayı öğretmek. Ama bunun için doğası gereği hayatı sorgulamayı bilen öğretmenlerin bu işi yapması gerekiyordu. Biz kendimizi bu yönde geliştirdik. Hayatımızı sorgulayarak, yaşam pratiklerimizi daha eşitlikçi bir çerçevede kurgulayarak geçirdik tüm kampüs yaşantımızı ve sonrasında da hayatımızı hala bu çerçevede kurgulamaya devam ediyoruz.

Sürekli olarak gündemimizde olan bir konu da toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve günlük yaşantımızda karşılık bulan yansımalarıydı. Feminist arkadaşlarımızla yaptığımız tartışmalar, okumalar ve yaşam pratiklerimiz özellikle Türkiye’de arka plana itilmeye çalışılan cinsiyet klişelerini kırmaya yönelikti. Bu konuda çok aşama kat ettik. Fakat yaklaşık dört yıllık bir ebeveyn olarak “klişeler” kısmını şimdi gerçekten pratik olarak yaşadığımı söyleyebilirim.

Kalıplarla hareket etmeyi sevmeyen ebeveynler olmamıza rağmen oyuncak arabalarla oynamaya bayılan ve mavi rengi çok seven bir oğlumuz var. Yine benzer şekilde kalıplarla çocuk yetiştirmeyen arkadaşlarımızın kız çocukları için de belli toplumsal klişeleri gözlemlediklerini görüyoruz. Özellikle cinsiyet kavramını çok büyük oranda “biyolojik olan”dan ziyade “toplumsal olan” tarafından belirlendiğini düşünme eğilimim varken bu tarz örnekleri görünce bazı kalıpların doğuştan geldiğine inanmaya başlamıştım. Kullanılan “kız çocuklar daha hareketlidir, daha erken emeklemeye, yürümeye başlarlar”“oğlanlar kızlara göre daha saldırgan olurlar” gibi genellemelerin her ne kadar sorgulanmadan yapıştırılmış genel kabuller olduğunu düşünsem de ister istemez çevrenizde gördüğünüz bazı kalıpların sizin çocuğunuzla da örtüştüğünü görüyorsunuz. Hal böyle olunca çocuk yetiştirmede toplumsal cinsiyet rolleri üzerine bildiklerinizi tekrar sorgulamaya başlıyorsunuz.

Bu konuda yakın zamanda rastladığım Sola Unitas tarafından yayınlanan, “Pembe ve Mavinin Ötesinde Ebeveynlik – Çocukları Cinsiyet Klişelerinden Bağımsız Olarak Yetiştirmek” adlı kitap ilgimi çekti. Dürüst olmak gerekirse kitabın ismine bakıp da “artık herkes renklerin ve oyuncakların ayrıştırılmaması gerektiği konusunda çok genel-geçer tespitleri yapıyor, daha ötesinde ne anlatıyor olabilir ki?” şeklinde fazla ön yargılı davranmıştım. Kitabın bildiklerimin ötesinde çok daha incelikli ve  güzel tespitler içerdiğini, toplumsal cinsiyet klişeleriyle neden mücadele etmemiz gerektiği üzerine okuyucuyu ikna ettiğini söyleyebilirim.

Kitabın yazarı Dr. Christia Spears Brown (Kentucky Üniversitesi, Gelişimsel Psikoloji doçenti) son yirmi yıldır cinsiyetin çocukların yaşamının nasıl etkilediği üzerine çalışmalar yürütmekteymiş. Aynı zamanda iki kız çocuğu annesi olan Brown özellikle kendinin ve eşinin üzerinden verdiği ebeveynlik deneyimi örnekleriyle hepimizin kafamızın karıştığı noktalara temas ediyor. Cinsiyetten kaynaklı farklılıkların ne kadarının doğuştan getirildiği, ne kadarının toplumsal koşulların etkisiyle şekillendiğini kestirmek çok zor fakat yazarın özellikle birçok noktada dayandırdığı bilimsel çalışmaları okuyucuya açıklıkla verdiğini söyleyebilirim. En güzel tarafı ise klişelerle nasıl mücadele edeceğimizi anlatırken aslında her an düşebileceğimiz “cinsiyet büyük ölçüde …………….. temellerle şekillenir” cümlesindeki boşluğa yazacağımız “biyolojik” ya da “toplumsal” kelimelerini tek başına kullanma klişesine düşmemeniz için size yol gösteriyor olması.

Kitabın içeriğini sizlere bırakıyorum, okumanızı öneririm. Önemli bulduğum bazı noktaları ve kitabın nasıl bir mantık sıralamasıyla ilerlediğinden bahsetmek isterim. Kitap üç ana kısımdan oluşuyor. İlk kısımda kitap neden cinsiyet farklılıklarını bu derece önemsediğimizi, odak noktamızı niye çoğunlukla buraya kaydırdığımızı sorguluyor. İkinci kısımda cinsiyet farklılıklarının ne ölçüde olduğu ve “kadın-erkek bambaşka dünyaların insanlarıdır (Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten) klişesinin ne ölçüde doğruluk payı içerdiği inceleniyor. Üçüncü ve son kısımda ise cinsiyet farklılıkları yerine çocukların bireysel farklılıklarına odaklanmanın, cinsiyete bakılmaksızın iyi oldukları bir alanda kendilerini geliştirmelerinin önemine vurgu yapılıyor, onların özgün ve çok yönlü birer çocuk olmaları için neler yapılabileceği tartışılıyor. Bu bölümlerde ebeveynler için bolca bilgilendirici içerik yer aldığını belirtmek isterim.

Çocuklarımızı cinsiyet konusunda kalıplarla yetiştirmek istemiyorsak önce kendi kullandığımız dile dikkat etmemiz gerekiyor. Garip bir şekilde çocukları cinsiyetlerine göre sınıflama eğilimimiz oluyor. Bunların görünen yansımaları tabi ki oyunlarda, alışveriş merkezlerindeki oyuncak reyonlarında ve renklerde karşılık buluyor. Fakat o noktaları açıkça görsek de dile yapışmış kalıplarımızı fark etmemiz kolay olmuyor. Günlük pratiklerimizde kaç defa cinsiyet vurgusu yaptığımızı sorgulayalım. Örneğin çocuklara “sen ne kadar zeki bir kızsın”, “ne güçlü bir oğlan bu”, “koca kız oldun artık” gibi cümleler kurarken özel olarak cinsiyet belirtmenin gereği olup olmadığı üzerine düşündünüz mü? Farkında olmadan yaptığımız bu ayrıştırmalar erkek ve kadın cinsiyetlerinin tamamen birbirinden farklı olduğu ön kabulüne dayanarak dilimize nüfuz ediyor.

Anaokuluna giden küçük yaştaki çocuklarla yapılan çalışmalar şunu gösteriyor: Klişelerle ilgili yapılan bir çalışma çok net bazı sonuçlar ortaya çıkarmış: Küçük yaştaki çocuklar yetişkinlerin yarattığı her grubu ciddiye alıyor ve gruplara bağlı olarak birbirleri hakkında tavırlar takınıyorlar. Dolayısıyla bu yaş grubundan itibaren ne kadar çok klişe ile karşılaşırlarsa o klişelerden vazgeçmeleri de çok zorlaşıyor. Çocuklarımızı klişelerden koruma konusunda tek başımıza mücadele etmek çok zor ve yakın çevremiz de bu konuda titiz davranmayabilir. Kısaca, çocukları klişelerden korumamız imkansız gibi bir şey fakat en azından ne olduklarını anlamalarına yardımcı olmak önemli görünüyor.

Peki klişeler durup dururken uydurulmuş kavramlar mı? Cinsiyet konusunda oğlanların ve kızların doğuştan getirdiği farklılıkları illa ki göz ardı etmemiz mi gerekiyor? İnsan beyni evrimsel olarak kategorilere ayırmaya planlı ve bu da aslında işimizi kolaylaştırıyor. Ormanda karşımıza bir ayı çıktığında bu ayının türü ya da tüy yapısı üzerine kafa yormayız. O esnada “ayılar büyük hayvanlardır ve bize saldırırlar” klişesine yoğunlaşırız. Bebekler de doğduklarında yüz tanıma özelliklerini kazanıyorlar. Kendisini koruyan ebeveynlerin yüz hatlarını ayırt ediyorlar, daha ilk senelerini tamamladıklarında erkek sesleriyle erkek yüzlerini kadın sesleriyle kadın yüzlerini eşleştirebiliyorlar. Yani gruplama ve kategorize etmek hepimizin doğuştan getirdiği bir güç ve bunu insanlar için kullanıyor olmak mantıksız görünmüyor. Kısaca, neden klişeleri kullanıyoruz? Çünkü işimize geliyor, zihinsel enerjimizden tasarruf etmiş oluyoruz.

Gerçek cinsiyet farklılıklarını anlamak için tekil çalışmalardan ziyade toplu analizlere bakmak gerekiyor çünkü merak uyandırdığı için cinsiyetler arasındaki farklılıkların bulunduğu makaleleri yayınlamak insanlara daha cazip geliyor. Toplu analiz çalışmalarında ise tüm yapılan çalışmalar inceleniyor. Yani hangi farklılıkların olduğunu tespit etmenin en iyi yolu bebekler ve çocuklarla ilgili yapılmış toplu analiz çalışmalarına bakmak. Hyde, bir milyondan fazla örneklemi ve 124 olası cinsiyet farklılığını karşılaştırdığı en geniş kapsamlı analizlerin yüzde 78’inde ya hiç farklılık bulamadı ya da çok az miktarda buldu. (Kitapta detayları inceleyebilirsiniz) Yani cinsiyet bize, herhangi bir insan hakkında yazı tura atarak elde edeceğimizden sadece biraz daha bilgi sağlıyor.

Kız çocukları ve oğlan çocukları arasındaki farklılıklar ise birkaç noktada ortaya çıkıyor: Dürtülerini kontrol edebilme becerilerinde, matematik konusunda kendilerine ne kadar güvendiklerinde, ilk kelimelerini ne zaman söylediklerinde, vücut algılarında, ergenlik sonrası bunalımlarında, nedensiz saldırganlıklarında ve oyun oynama tarzlarında görülüyor.

Küçük çocuklar doğuştan getirdikleri gruplama-kategorize etme anlayışıyla hareket ediyorlar ve cinsiyetlerinin yönlendirdiği şekilde sosyalleşiyorlar. Yukarıda bahsettiğimiz farklılıklar zamanla belirgin hale gelebiliyor. Örneğin erkeklerin mekansal becerilerinin (şekilleri zihinsel olarak döndürebilme ve şekilleri birçok açıdan görebilme becerisi) biyolojik olarak kızlardan daha iyi olduğu varsayımını test etmek istiyorlar ve çocuklarla yapılan bazı çalışmalar neticesinde kızlar ve oğlanların arasında bir fark ortaya çıkmadığı görülüyor. Araştırmacılar kızlar da günlük hayatta oğlanlar kadar pratik yapınca (saatlerce lego, bilgisayar, top oyunları oynamak) farklılığın ortadan kalkacağını tespit ediyorlar.

Bunun yanında kadınların erkeklerden daha fazla güldüğü genellemesi üzerine yapılan çalışmalar şunu gösteriyor: Kadınlar ergenlik yıllarının ilk zamanlarında erkeklere nazaran daha fazla gülümsüyor ve bu farklılık kadınların izlendiklerini bildiklerinde daha belirgin hale geliyor. Kadınlar, izleyicilerden bihaber olduğunda, gülümsemek konusunda erkeklerden o kadar da ayrışmıyor. Benzer bir durum erkeklerin de kadınlardan daha fazla yardımsever oldukları algısı üzerine yapılmış. Benzer sonuçlar elde ediliyor. Kimse bakmazken kadınlar ve erkeklerin bir yabancıya yardım etme olasılığı aynı. Ama onlara bakan birileri olduğunda, erkekler kadınlardan çok daha fazla yardım ediyor. Yani bu çalışmalar da gösteriyor ki isteyerek toplumsal rollerimizi üzerimize giyiyoruz ve bir anlamda sahne üzerinde klişeleri oynayan oyunculardan farkımız yok.

Gelelim asıl kritik noktaya. Bu durumda ne yapmamız gerekir? Amacımız çocuklarımızın cinsiyet farklılıklarından ziyade bireysel farklılıklarına odaklanmak ve onların kuvvetli yönlerini geliştirmek olmalıdır. Çünkü çocukları sırf cinsiyetleri yüzünden oynadığı oyuncakları ve oyunları sınırlandırırsak edinebileceği deneyimleri yarı yarıya azaltmış oluruz. Doğduğunda yapabilme kapasitesinde olduğu şeylere olan yeteneğini yitirmelerine neden olmamak gerekiyor çünkü deneyimler hangi sinapsların kalacağını, hangilerinin yok olacağını belirliyor.

Ayrıca sadece becerilerden ziyade duygular ve günlük rutin oluşturma anlamında da değiştirmemiz gereken şeyler var. Ebeveynliği en iyi annelerin yaptığını düşünen bir oğlan büyüdüğünde de aynı varsayımı sürdürecek ve “annelik” davranışlarının birçoğunu eşine bırakacaktır, özellikle de duygusal boyutunu. Bu klişeyle hareket ettiğinde çocuk birisine sarılıp teselli bulmak istediğinde koşacağı kişi babası olmayacaktır. O yüzden oğlan çocuklarının da bebeklerle oynamasını teşvik etmemiz gerekir. Beslemeyi ve korumayı bilmek onların da ebeveynlikten bir haz almalarına yardımcı olacaktır.

Doğuştan getirilen bazı farklılıklar ve toplumsal cinsiyet klişeleri yüzünden çocuklarımızın birçok farklı deneyimden mahrum olacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yazar da yıllardır bunun mücadelesini verdiğini fakat büyük sonuçlar alamadığını söylüyor. Hatta öyle ki şöyle bir cümle bile kurmuş : “Birisi bana çocukları cinsiyet klişeleri olmadan büyütmenin en zor tarafı ne diye sorsaydı, vereceğim ilk cevap bizzat çocuklar olurdu.” Bu durumda biz ebeveynler olarak ne yapmamız gerekiyor? Yazarın bu konuda çok pratik önerileri de var. Onu da kitabı okuyacak siz okurlara bırakıyorum. Keyifli okumalar dileğiyle…

Eser Dilsöz

Matematik Öğretmeni

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here