Çocuklarımıza Hayatta Başarılı Olmakla İlgili Yanlış Tavsiyeler mi Veriyoruz?

0
1.741 views

Çoğu ebeveyn çocuklarının hayatta başarılı olmalarını ister. Bu yüzden onlara, hedeflerine ulaşmalarını sağlayacağına inandığımız tutumları öğretiriz. “Mutluluk Yolu” isimli kitabım için araştırma yaparken başarılı olmak için gerekli olduğu düşünülen ve yaygın olarak kullanılan pek çok teorinin aslına ters teptiğini öğrendim.

Elbette kısa vadede sonuçları görülebilir. Ama en sonunda tükenmişliğe ve daha az başarıya – bunu kabul edin artık – neden olurlar. İşte çoğumuzun şu anda çocuklarımıza başarıyla ilgili öğrettiği en tehlikleli şeylerden bazıları ve bunların yerine öğretmemiz gerekenler.

 

Çocuklarımıza ne diyoruz: Geleceğe odaklan. Sonuca bak.

Onlara ne demeliyiz: Anda yaşa (ya da çalış).

Yoğun bir şekilde odaklanmak zordur. Bir araştırma, uyanıkken geçirdiğimiz zamanın yüzde 50’sinde zihnimizin amaçsızca dalıp gittiğini gösteriyor. Zihinlerimiz dalıp gittiğinde genellikle kara kara geçmişi düşünmeye ya da gelecek hakkında endişelenmeye başlıyoruz. Bu da öfke, pişmanlık ve stres gibi negatif duygulara sebep oluyor.

İyi notlar almaktan üniversiteyi kazanmaya kadar sürekli geleceğe odaklanmaya çalışan bir zihin, daha fazla kaygı ve korkuya meyilli olur. Biraz stresin motive edici bir rolü olsa da, uzun vadeli kronik stres hem sağlığımızı hem de dikkat ve hafıza gibi zihinsel becerilerimizi harap eder. Bunun bir sonucu olarak geleceğe aşırı fazla odaklanmak performansımızı azaltır.

Çocuklar anda kalmayı öğrendiklerinde – daha doğrusu unutmadıklarında – daha başarılı olurlar ve kendilerini daha mutlu hissederler. İnsanlar kendilerini mutlu hissettiklerinde daha hızlı öğrenebilir, daha yaratıcı düşünür ve daha kolay problem çözerler. Yapılan çalışmalar mutluluğun bizi yüzde 12 daha üretken yaptığını söylüyor. Olumlu duygular aynı zamanda strese karşı daha dayanıklı ve esnek olmamızı da sağlıyor. Bu da zorlukların ve engellerin üstesinden daha hızlı gelerek tekrar yola koyulmamıza yardım ediyor.

Elbette uğruna çalıştıkları hedeflerinin olması çocukların için iyi bir şey. Ancak onları sürekli yapılacaklar listesindeki bir sonraki maddeye odaklanmaya teşvik etmek yerine, ellerindeki işlere ya da konuşmalara odaklanmaya devam etmelerini sağlayın.

 

Çocuklarımıza ne diyoruz: Stres kaçınılmazdır, kendini zorlamaya devam et.

Onlara ne demeliyiz: Rahatlamayı öğren.

Çocuklar notları hakkında endişelenerek ve okulda daha iyi olma baskısı hissederek giderek çok daha küçük yaşlarda kaygılı hissediyorlar. En üzücüsü, çocuklarda stres kaynaklı intiharlar görüyoruz artık. Özellikle başarının en yüksek olduğu Amerika’daki Silikon Vadisi’ndeki bazı bölgelerde.

Yetişkinler olarak sürdürdüğümüz hayat, çocuklara, stresin başarılı bir hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğunu iletiyor. Kendimizi kafeine boğuyor ve gün içinde aşırı yoğun programlar yaparak kendimize çok yükleniyoruz. Sabit bir aşırı hızda yaşıyor ve kendimizi tüketiyoruz. Geceleriyse öyle gergin oluyoruz sakinleşmek için ki alkol, uyku ilaçları ya da başka ilaçlar kullanıyoruz.

Sonuç olarak bu, çocuklarımıza modellemek için iyi bir yaşam tarzı değil. Bu konudaki bazı araştırma sonuçları da hiç şaşırtıcı değil: İşlerinde tükenmişlik sendromu yaşayan ebeveynleri olan çocuklar, diğer akranlarına göre okulda daha fazla tükenmişlik sendromu yaşıyorlar.

Ebeveynlere, stresli olaylar karşısında daha dayanıklı ve esnek olabilmek için ihtiyaç duyacakları becerileri çocuklarına öğretmeyi önemsemelerini tavsiye ediyorum. İşte ya da okulda yüzleşmek zorunda kaldığımız iş ve hayat taleplerini değiştiremeyeceğimize göre karşılaştığımız baskılarla daha iyi baş etmek için bizi rahatlatabilecek yoga, nefes ya da benzer yöntemleri kullanabiliriz. Bunlar, çocukların parasempatetik “dinlen ve özümse” sinir sistemlerini – “savaş ya da kaç” stres tepkisinin aksine – harekete geçirmeyi öğrenmelerini sağlayabilir.

 

Çocuklarımıza ne diyoruz: Kendini sürekli meşgul et.

Onlara ne demeliyiz: Hiçbir şey yapmamanın tadını çıkar.

Batı toplumlarında yaşayan insanlar, boş zamanlarında bile sakinlik gibi yoğunluğu az olan duygular yerine heyecan gibi yoğun pozitif duygulara değer veriyorlar. (Doğu Asya ülkelerinde ise tam tersi geçerli.) Bu, çocuklarımızın programlarının okul dışı faaliyetler ve aile gezmeleriyle ağzına kadar dolu olduğu ve hiçbir şey yapmamaya çok az zaman kaldığı anlamına geliyor.

Heyecan, eğlence ya da yeni deneyimler aramak kötü şeyler değil elbette. Ancak stres gibi heyecanlar, “savaş ya da kaç” sistemimizi harekete geçirerek fizyolojimizi aşırı yorar. Okuldan sonra ya da haftasonları istemeden de olsa çocuklarımızın enerjilerini aşırı harcamalarını teşvik ederek en çok ihtiyaç duydukları zamanlar için gerekli kaynaklarını tüketmelerine sebep oluyor olabiliriz.

Araştırmalar beynimizin en parlak fikirleri odaklanmadığımız zamanlarda bulduğunu gösteriyor (hepimiz banyoda aklımıza harika fikirler geldiğini biliriz.) Bu yüzden çocuklarımıza aşırı yüklü programlar yapmak yerine kendi başlarına kalmaları için zamanlar yaratmalıyız. Çocuklar her durumu – ister bir bekleme odasında oturuyor olsunlar ister okula yürüyor olsunlar – bir oyun fırsatına çevirebilirler. Ayrıca kitap okumak, köpeği yürüyüşe çıkarmak ya da sadece bir ağacın altında yatıp bulutlara bakmak gibi sakinleştirici faaliyetleri de seçebilirler. Tüm bunlar, hayatlarının geri kalanına daha huzurlu ve özlerindeki bir yerden yaklaşmalarını sağlayacaktır. Çocuklarınıza hiçbir şey yapmadıkları boş zamanlar vermek daha yaratıcı ve yenilikçi olmalarını sağlayacaktır. Ve en belki de en önemlisi dinlenmeyi ve gevşemeyi öğrenmelerine yardım edecektir.

 

Çocuklarımıza ne diyoruz: Güçlü taraflarına oyna.

Onlara ne demeliyiz: Hatalar yap ve başarısız olmayı öğren.

Ebeveynler çocuklarını güçlü yönleriyle ve onlara doğal gelen faaliyetlerle tanımlamak isterler genellikle. Çocuklarının “bir matematik insanı”, “sosyal bir insan” ya da “bir sanatçı” olduğunu söylerler. Ancak Stanford Üniversitesi’nden Carol Dweck’e göre bu zihniyet aslında çocuğunuzu belli bir karaktere hapseder ve onu iyi olmadıkları yeni şeyleri denemeye daha az meyilli bir hale getirir. Örneğin bir çocuk öncelikle sportif olduğu için övgü alıyorsa, konfor alanından çıkmayı ve mesela tiyatro kulübünü denemeyi pek istemez. Bu, hatalarla ya da zorluklarla karşılaştıklarında onları daha kaygılı ve depresif yapabilir.

Ancak beyinlerimiz yeni şeyler öğrenmeye “ayarlıdır.” Ve çocukken hatalarımızdan öğrenmek asla kötü değil, aksine iyi bir şeydir. Bu yüzden çocuklarınızın güçlü yönlerini tanımlamak yerine aslında isterlese ve denedikleri sürece her şeyi öğrenebileceklerini öğretin onlara. Türkçe’ye çevrilen “Aklını En Doğru Şekilde Kullan” kitabının yazarı Carol Dweck’in öğrenmeye damga vuran araştırması, o zaman çocukların zorluklar karşısında daha iyimser ve daha coşkulu olacaklarını çünkü gelişmek için tekrar denemeleri gerektiğini bileceklerini gösteriyor. Dweck’e göre bu zihniyetle büyüyen çocuklar, kendileri ve yetenekleri hakkında morallerini bozmaya daha az meyilli oluyorlar.

 

Çocuklarımıza ne diyoruz: Zayıflıklarını bil ve asla yumuşak olma.

Onlara ne demeliyiz: Kendine iyi davran.

Kendini geliştirmek için eleştirinin önemli olduğunu düşünürüz. Özfarkındalık çok önemli olsa da ebeveynler genellikle çocuklarına farkında olmadan kendi kendilerini fazla eleştirmeyi öğretirler. Eğer bir ebeveyn bir çocuğa, örneğin daha sosyal olmaya çalışması gerektiğini söylerse, çocuk bunu doğal içedönük kişiliğine bir eleştiri olarak içselleştirebilir.

Kendi kendini eleştirmeyle ilgili araştırmalar, bunun bir çeşit kişinin kendi kendini sabote etmesine dönebileceğini gösteriyor. Kendi kendini eleştirmek sürekli zayıflıklarınıza odaklanmanıza ve bu yüzden özgüveninizi kaybetmenize sebep olur. Hata yapmaktan korkmanıza neden olur ki bu da performansınıza zarar verir, daha kolay vazgeçmenize ve yanlış kararlar vermenize sebep olur. Kendi kendini eleştirmek bir zorlukla karşılaştığınızda daha kaygılı ve depresif olmanıza da neden olabilir.

Bunun yerine ebeveynler çocuklarını, kendi kendilerine karşı duyarlı ve şefkatli olmaları konusunda teşvik etmeliler. Bu kendinize, başarısızlık ya da üzüntü içindeki bir arkadaşınıza davranır gibi davranmanız anlamına gelir. Bu, çocuklarınız işleri batırdığında çok rahat davranmalılar ya da kendilerini bu işten sıyırmalılar anlamına gelmiyor. Sadece kendilerini hırpalamamayı öğrenmeleri anlamına geliyor. Örneğin kendine karşı duyarlı ve şefkatli olan utangaç bir çocuk, kendi kendine bazen utanmanın sorun olmadığını, sadece kişiliğinin başkaları kadar sosyal olmadığını ve kabuğundan çıkmak için kendisine küçük ve yönetilebilir hedefler koyabileceğini söyleyecektir. Bu zihniyet çocuğun zorluklar karşısında başarı göstermesini, yeni sosyal beceriler edinmesini ve hatalarından öğrenmesini sağlayacaktır.

 

Çocuklarımıza ne diyoruz: Bu dünya bir kurtlar sofrası, bu yüzden kendi çıkarlarına bak.

Onlara ne demeliyiz: Başkalarına şefkat göster.

Araştırmalara göre çocukluktan itibaren sahip olduğumuz sosyal bağlarımız sağlık, mutluluk ve hatta uzun yaşamla ilgili en önemli göstergeler. Diğer insanlarla pozitif ilişkiler kurmak genel sağlığımız için hayati bir önem taşıyor. Bu da zihinsel becerilerimizi en nihayetinde başarılarımızı etkiliyor.

Dahası sevilebilirlik, diğer becerilere bakılmaksızın, başarının en güçlü göstergelerinden biri. Wharton Üniversitesi profesörlerinden Adam Grant, Türkçe’ye çevrilen “Vermek ve Almak” isimli kitabında eğer çevrenizdeki insanlara şefkat duygularınızı gösterir ve sürekli kendinize odaklanmak yerine destekleyici ilişkiler kurarsanız, uzun vadede daha başarılı olacağınızı söylüyor (sizden faydalanmalarına izin vermediğiniz sürece).

Çocuklar doğuştan şefkatli ve naziktir. Ancak Türkçe’ye çevrilen “Ben Nesli” kitabının yazarı psikolog Jean Twenge, genç insanların giderek daha fazla benmerkezci olmaya başladığına dikkat çekiyor. Bu yüzden çocukların başka insanların duygularına değer verme doğal içgüdülerini teşvik etmemiz ve kendilerini başka insanların yerine koymayı öğretmemiz çok önemli.

Elbette dışarıda çetin bir dünya var. Ama eğer hepimiz kıran kırana rekabeti daha az önemser ve insanlarla iyi geçinmeyi öğrenmeye daha fazla değer verirsek, dünya şüphesiz daha az çetin ve zorlayıcı olacaktır.

 

Makalenin ve aynı zamanda “Mutluluk Yolu” kitabının yazarı Stanford Üniversitesi’nden Emma Seppala’nın “Nefesten Gelen Mutluluk” isimli TED videosunu izleyebilirsiniz:

Kaynak: https://qz.com/1021749/a-leading-happiness-researcher-says-were-giving-our-kids-bad-advice-about-how-to-succeed-in-life/

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER