Doğa ve Çocuk

1
812

Çocukluğumun büyük bölümünü Kerimli Köyü’nde geçirdim. Köyümün konumlandığı yamaç çok bereketli, nispeten sulak ve yaşamak için elverişlidir. Köyün tam karşısını tamamen kapattığı söylenebilecek kayalık ve dik bir yamaç daha bulunur. Yukarılardan gelen bir dere iki yamacı birbirinden ayırır. Yaz tatillerinde çıktığımız köy, Çukurova’ya göre daha serin olsa da sıcak yaz günlerinden nasibini alır.

Köyün sırtındaki çam ormanlarından gelen ağustos böceklerinin cırıltısı sıcaklığı belli eder. Zaten ağustos böcekleri doğal bir termometre olarak bilinir. 

Bir hesaba göre cırcır böceği (erkek olan) 8 saniyede kaç defa ötüyorsa, o sayıya 5 ekleyerek hava sıcaklığını bulabilirsiniz. Yani 8 saniyede 30 defa ötüyorsa 30+5=35 derecedir hava sıcaklığı. Bunu çok sonraları öğrendim ama çocukluğumda sadece kabala (*1) bir hesap yapardım. Çok ötüyorsa çok sıcaktır gibilerinden…

Hava sıcak olunca havlu ve şortları alıp gidebileceğimiz bir havuz yoktu ama bir çözümü mutlaka vardı. Yukarıda bahsettiğim dereye akranlarla gider akan derenin doğal olarak oluşturduğu büvetlere (*2) girerdik. 

O zamanlarda ilkokul 2-3-4 ya da 5. sınıf seviyelerinde okuduğumu hayal meyal hatırlıyorum. Suya girmeden önce dikkat ettiğimiz tek şey su yılanlarıydı. Esasen tehlikeli değillerdi ama yılan bir kere tehlikelidir diye kodlanmış beynimize. Ne zaman bir yılan görsek mutlaka öldürmemiz gerektiğini düşünürdük. Kara yılanlar hariç. Kara yılanların mutlaka bir eşinin olduğuna, öldürdüğümüz kara yılanın en son gördüğü kişinin fotoğrafının yılanın gözünde kaldığına ve yılanın eşinin ise o fotoğrafa bakarak failin peşine düşeceğine inanırdık. Tam bir Yaşar Kemal hikayesi gibi… Zaten Yaşar Kemal’in yazılı edebiyata girmeden önce Çukurova’nın yamaçlarındaki köylerde sözlü edebiyat derlemesi yaptığını hepimiz biliriz. Neyse konuya dönelim.

Yılanların olmadığını gördüğümüzde suya girerdik. İribaşlar, yetişkin kurbağalar, yengeçler, yeşil yosunlar, sert kayalar çekidiğimiz şeyler değildi. 

Özellikle iribaşlar çok sevimli hayvanlardı. Arka ayakları belirginleşenlerle pek işimiz olmazdı. İribaşları elimize almayı severdik. Kocaman gözleri, şişko karınları, giderek incelen ve şeffaflaşan kuyrukları ve kaygan vücutları ile ilgilenmek hoşumuza giderdi. İki elimizi bir edip minik bir akvaryum oluşturur, bir kepçenin toprakla beraber başka şeyleri de almasına benzer şekilde suyla birlikte iribaşları elimize alırdık. Elimizin içinde biraz yüzen iribaşları tekrardan suya bırakırdık. En güzeli de yengeçlerle oynamaktı. Yengeçlerinin karınlarının altında bir keseleri vardır. Zeten kendisi küçücük olan hayvanın karnından onlarca minik yengeç yavrusu çıkardı. Bunu izlemek harika bir şeydi. Yengeci elimize alıp oynamazdık, o biraz tehlikeli gelirdi. 

Serinleyip eğlendikten sonra karnımızın acıktığını farkedince yakınlarda bulunan bir kesme ya da çınar ağacına sarılmış asmalardan (*3)  birkaç salkım koparırdık. Esasen en güzel salkımları biz yerdik. Çünkü asmanın gerçek sahibi yaşlı biri olurdu genelde ve kimi kimsesi pek olmazdı. Yediğimiz üzümlerin kime ait olduğunu bilirdik ama çok aldırış etmezdik. Zaten başında çürüyüp kurda kuşa yem olacaktı. Sadece kuşlardan daha çabuk davranıyorduk. Şimdilerde etik mi falan diye aklımdan geçiyor ama o zamanlarda geçmezdi. 

Yani en azından etik kelimesini kullanmazdık. Daha çok günah kelimesi üzerine yoğunlaşırdık. Bu söylediklerimi de camiden çıktıktan sonra yapardık. Eeee köy yerinde yazın höcüreye (*4) gitmeyenleri döverler. Hoş, biz gittiğimiz zamanlarda da dayak yerdik ama olsun. Köyün imamı annemin öz dayısıydı. Kendince adaleti vurgulamak için en çok hısımlarını (*5) döverdi. Sağolsun… Neyse cami meselesini de kapatalım.

Çocukluk yıllarında plansız ve doğal olarak doğanın içinde bulunmuş olmanın bugünlerde çok faydasını görüyorum. En azından doğa ile ilgili bazı fikirlerim var. Hayat bizi şehirlere savurdu ve doğa ile gerçekten temas kurmak artık çok zor ya da yüzeysel. 

İngiltere’de bulunan National Trust çocukların doğada geçirdikleri sürenin giderek daha az olduğunu bildirdi. Bu eğilimi tersine çevirmenin ruhsal ve bedensel sağlığa yararları olacağını savunan uzun bir rapor yayımladı.

Uluslararası Doğa Koruma Birliği (UICN) çocukların doğada vakit geçirmelerinin bir hak olduğunu kabul etti. (*6)

Amerika’da eğitim alanında reformlar yapılırken (2001) “No Child Left Behind” (Hiçbir Çocuk Geride Kalmasın) adlı bir kampanya başlatılmıştı. 2008 yılında ise meclisten “No Child Left Inside” (Hiçbir Çocuk İçerde Kalmasın) adlı bir kampanyanın yasası geçti. Sonrasında senatoda onaylanmayı bekledi ama kampanyanın anlatmaya çalıştığı bir şey var.

Yine Obama döneminde “Let’s Move!” (Hareket Edelim) hareketi başladı. 

Dünya Sağlık Örgütü de sürekli dışarıda olma ve hareket etmenin önemine atıflarda bulunup duruyor.

Söz konusu referansların hepsinin anlamı üzerine düşünmek ve çocuklarımızı doğa ile doğru şekilde buluşturmak gibi bir misyonumuzun olduğuna inanıyorum. 

Einstein’in dediği gibi, ‘’Sahip olduğumuz önemli sorunlar, onları yaratırkenki bilinç seviyesiyle aynı seviyede bir bilinçle çözülemezler.’’  Gelecek için, çocuklarımız için, dünyanın geleceği için yeterince akılcı bir yol olarak doğa diyorum. 

Seyyah Öğretmen – Şahin Çevik 


*1 kabala: Yaklaşık olarak anlamında Maraş’ta kullanılan bir kelime.

*2 büvet : Akarsuların oluşturduğu küçük gölet

*3 asma: Üzüm ağacı

*4 höcüre: Yaz kuran kursu  (Sanırım hücre ile alakası var.)

*5 hısım: Akraba

*6 Doğa Dostu Çocuk Nasıl Yetiştirilir? – Scott D. Sampson

1 YORUM

  1. Yani güzel yazı aslında ama illaki kuran kursu = dayak algısını da işin içine katınca daha mı pirim yapılıyor anlamadım. Bu iyi hocalar sadece bizim mi karşımıza çıkıyor yoksa?!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here