TRENDLER
Müjdat Ataman
Müjdat Ataman Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği / Ankara Üniversitesi Yaratıcı Drama

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünde, Türkçe Öğretmenliği yan alanı ile yüksek lisans eğitimini de Ankara Üniversitesinde Yaratıcı Drama alanında tamamladı. Bilkent Üniversitesi Hazırlık Okulunda (BLIS) ve Özel İzmir SEV Okullarında öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. İstanbul'da Tarabya İngiliz Okulları İlkokul Müdürlüğü görevinde bulundu.

Çağdaş Drama Derneği İzmir Şubesinin kuruluşunu ve başkanlığını yürüttü. Forum Tiyatro, sınıfta yaratıcılık, çocuk yazını, alternatif eğitim konuları üzerinde çalışıyor. Eğitim kurumları, sanat akademileri, dernekler ya da çeşitli kuruluşların gereksinimlerine yönelik, konulu atölyeler gerçekleştiriyor. Eğitimpedia yazarıdır. PEGEM Akademi tarafından yayımlanan "Yaratıcı Yazma için Yaratıcı Drama", "Yaratıcı Türkçe Dersleri", "Eğitim Gerçeğimiz" ve "112 Öğretmenliğime Notlar" kitaplarının yazarıdır. Koza Yayınlarından çıkan 4. Sınıf Türkçe kitabı yazarlarındandır. "Türkçe Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar", "Yaratıcı Yazma", "Sınıfta Yaratıcılık", "Yaratıcı Dramanın Yöntem Olarak Kullanılması" konularında bildiriler sundu ve seminerler verdi. Halen Fide Okulları'nda Okul Müdürü olarak görev yapıyor.

TÜM YAZILARI

"Çocuğum Sanatçı Olacak", Bekleyin Olacak!

Görüntülenme 11284

0

İnan Temelkuran’ın sosyal medyadan yaptığı bir paylaşım şöyle: “Abluka’yı izleyin diyoruz, çok güzel diyoruz, pek kimse ilgilenmiyor. Düğün Dernek diyorum, çok insan ilgileniyor...”, “Abluka’yı 15,000 kişi izlemiş. Sarmaşık’ı 1500. Rüzgarın Hatıraları da benzer bir gişeye ulaşacak. Kendi kendimize devam.”  İnan Temelkuran’ın paylaşımından bir cümleyi cımbızla çekip sözcükler arasında çırpınmaya çalışacağım. Umarım kendimce düşüncelerimi, bütünlüğü çok kaçırmadan anlatabilirim. Bu anlatımdan da bir analiz yazısı çıkacak mı, yazı bitiminde siz karar verirsiniz.

Bence, “Kendi kendimize devam” tümcesiyle İnan Temelkuran, akıntıya karşı kürek çekişi, yokluğu, düş kırıklığını, bir halkın sanata bakış açısındaki durumunu özetliyor gibi. Türkiye’de ‘Box Office’in verilerine göre ‘Düğün Dernek Sünnet’ filmini dört milyonu geçkin seyirci izlemiş durumda. İnan Temelkuran’ın sözünü ettiği film, Emin Alper’in ikinci uzun metrajlı filmi. ‘Abluka’, 72. Venedik Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü’nün sahibi oldu. Bu ödüllü film ise sadece 16,321 kişi tarafından izlenmiş. Filmle ilgili yorumlara baktığımızda “distopik bir dünya yaratıyor” cümlesiyle karşılaşıyoruz. Acaba Türkiye’de kaç kişi “distopik” sözcüğünün anlamını biliyor diye düşünmeden edemiyorum. Bu düşünce içinde de Temelkuran’ın düş kırıklığınının altındaki ülke dinamiklerini sorguluyorum. Beklediğimiz sanat alımlayıcısı toplumla, varolan sanattan uzak toplum arasındaki makas gün geçtikçe daha da açılıyor. Türkiye’deki sanat eğitimini ve yaklaşımını, “tükürürüm böyle sanatın içine” diyen, heykeli “ucube” gören politikacıların söylemlerinden ve bakış açılarından bağımsız kalmaya çalışarak, sadece eğitim açısından tartışmak çok anlamlı mı bilmiyorum. Politikacılar böyle düşünüyorken, sanat adına bir şey yapılamaz demek yılgınlıktan başka bir şey olmayacaktır. Biz yılmayalım ve sanat eğitiminin bir parçası olan “Görsel Sanatlar” dersinin, ilkokul ve ortaokuldaki eğitim seyrini inceleyelim. Bakalım öğrencilerimizi, bu eğitim sürecinde nasıl bir sanat eğitimi ile karşılaştırıyoruz.

1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanununa Göre Türk Milli Eğitiminin Genel Amaçlarına bakıldığında; milliyetçilik, ahlaklılık, maneviyat, vatan sevgisi, insan haklarına saygı, demokratik, laik, beden-zihin- ahlak-ruh dengesi, sağlıklı, hür ve bilimsel düşünce, geniş bir dünya görüşü, insan haklarına saygı, kişilik ve teşebbüse değer verme, topluma karşı sorumluluk, yapıcı, yaratıcı kavramları ile karşılaşıyoruz. Bu büyük genel amaçlar içinde dikkat ettiyseniz, sanat ya da estetik sözcüğüne rastlayamıyoruz. Bu durumdan yola çıkarak, milli eğitimimizin genel amaçlarından birinin, sanat alımlayan, estetik kaygısı gelişmiş bireyler yetiştirmek olmadığını söyleyebiliriz. Genel amaçlardan çıkıp Milli Eğitim Temel Kanunu’nda sanat sözcüğünü aradığımız ise sadece kanunun 33. maddesi karşımıza çıkıyor. Bu madde şöyle diyor:“Güzel sanatlar alanlarında özel istidat ve kabiliyetleri beliren çocukları, küçük yaşlardan itibaren yetiştirmek üzere ilköğretim ve ortaöğretim seviyesinde ayrı okullar açılabilir veya ayrı yetiştirme tedbirleri alınabilir.” Güzel sanatlar alanında özel ilgisi olan çocuklar için okul açılması düşünülüyorken, öğrencilerimizin güzel sanatlar alanındaki genel gelişimlerine dair bir açıklama bulunmuyor. Estetik kavramı temel kanunlarda da yer almıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı güzel sanatlar eğitimini hiç mi önemsemiyor diye sorabilirsiniz. 2013 tarihli Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayımlamış olduğu haftalık ders çizelgesinde, görsel sanatlar dersi her sınıf seviyesi için sadece bir saatten oluşuyor. Bu ders saati sayısı, diğer derslerin haftalık saatleri ile karşılaştırıldığında Milli Eğitimin güzel sanatlar eğitimine verdiği değeri gösterecektir.

İlköğretim Görsel Sanatlar Eğitim Programı incelendiğinde ise programın vizyonunda yer alan, “Sanatın bireylere ve toplumlara onur kazandıran bir değer olduğunun farkında olabilen bireyler ve bu bireylerden oluşan bir toplum amaçlanmaktadır” cümlesi ile karşılaşıyoruz. Bu vizyonun gerçekleşmesinin ön koşulu da hazırlanan görsel sanatlar programının uygulanması olsa gerek. Hep beraber bu programı inceleyelim ve bakalım bu programla yetişen öğrenciler, sanatın bireylere ve toplumlara onur kazandıracağını düşünürler mi?

1 – 8. sınıflar görsel sanatlar programı incelendiğinde, öğrencilerin “Estetik algının geliştirilmesi” ve “Estetik yaşam kültürü edinme” temel becerilerini kazanmaları bekleniyor. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan 240 sayfalık bu programın, çok ama çok önemliymiş gibi 20 sayfası görsel sanatlar dersinde ölçme değerlendirmeye ayrılmış. Elbette sanat da olsa ölçmeden, ölçtükten sonra da değerlendirmeden olmaz. Üstelik modern ölçme araçları örnekleriyle de verilmiş, gerilmeye gerek yok. Öz değerlendirme formlarıyla, gözlem raporlarıyla ve proje değerlendirme formlarıyla ülkenin estetik kültürünü oldukça geliştirebiliriz.

Program üç öğrenme alanından oluşuyor: Görsel Sanatlarda Biçimlendirme, Görsel Sanat Kültürü ve Müze Bilinci. Bu yapılandırmacı yaklaşımla hazırlandığı savunulan programın Görsel Biçimlendirme alanındaki kazanımlarının ilkine bakalım: “Çeşitli sanat alanlarının şarkı, türkü, şiir, öykü, masal, anı gibi türlerinden yararlanarak görsel biçimlendirme çalışmaları yapar.” Ne kadar da anlamlı bir kazanım değil mi? Düşünsenize görsel sanatlar öğretmeni olmayan bir okulda, sınıf öğretmeni bu derse giriyor. Bu kazanıma bakarak ne yapılabilir? Ne istenirse yapılabilir açıkçası. Bu “ne yapsan yeridir” kazanımı, hem 1. sınıfta hem de 2. sınıfta tekrar ediyor. Sıkı durun, çünkü yapılandırmacı program gereği üçüncü sınıfta kazanım değişiyor. Nasıl mı? “Çeşitli sanat alanlarının şarkı, türkü, şiir, öykü, masal, anı, efsane gibi türlerinden yararlanarak görsel biçimlendirme çalışmaları yapar.

Çocuklar büyüdü, bu yüzden biçimlendirme çalışmalarına “efsane”yi de eklediler sanırım. Şarkılar, türküler yetmez diye düşünülmüş olsa gerek. Eğer efsaneyi kullanmadan sanat eserlerimizi biçimlendiremezsek vay halimize değil mi? 4. sınıfta ve 5. sınıfta efsanevi kazanım aynen yer alıyor. Çok ilginçtir, 6. sınıfta kazanım biçim değiştiriyor. Her sınıfın bu öğrenme alanı içinde, ilk sırasında yer alan bu kazanım, hiçbir sözcük değiştirilmeden, nedeni bilinmez bir biçimde 6. sınıfta dokuzuncu sırada yer alıyor. Delirmemek için bunun bilimsel altyapısını sorgulamayalım. 7. sınıfta kazanım aynı şekliyle duruyor ama birinci sırada. Programın son sınıfında yani 8. sınıfta kazanım tabi ki yapılandırılıyor. 8. sınıf öğrencileri harıl harıl lise giriş sınavlarına hazırlanıyorken görsel sanatlar dersi nerdeyse hiçbir okulda bu sınıf düzeyinde yapılmıyorken, kazanım şu şekilde değişiyor: “Çeşitli sanat alanlarının şiir, öykü, masal, efsane, mitoloji, karikatür gibi türlerinden yararlanarak görsel biçimlendirme çalışmaları yapar.” Bu köklü değişikliğe siz de şaşırdınız değil mi, şarkı ve türkü gitmiş yerine mitoloji ve karikatür gelmiş. Neden sadece 8. sınıfta kimse bilmiyor. Neden şarkı, türkü 7 yıl durdu da 8. yıl gitti? Neden sorguluyorum ki…

Bu sekiz yıllık program sürecinde öğrencilerimizin yüzlerce sanatçıyla ve onların eserleri ile tanışabileceklerini düşünürsünüz. Öyle mi? Tekrar programa bakalım: 1. sınıfta herhangi bir şekilde bir sanatçı adı ya da eserine rastlanmıyor. 2. sınıfta Neşet Günal’ın, neden ve niye seçildiği belli olmayan “Anne ve Çocuk” tablosunun öğrencilere gösterilmesi öneriliyor. 3. sınıfta ise Mondrian’ın herhangi bir kolajınının gösterilmesi ve öğrencilerden kolaj yaparken esinlenmeleri isteniyor. Yine 3. sınıfta Nuri Abaç’ın “Lokanta” isimli çalışmasından esinlenilmesi isteniyor. Neden Nuri Abaç, neden üçüncü sınıf konusuna girmiyorum. Programın ilerleyen yıllarında ilginç bir şekilde Jackson Pollock’ın hareketli eserlerinden birinin gösterilmesi isteniyor. Yine programda Ömer Uluç’ın borularla yaptığı bir çalışma, Van Gogh’un “Yıldızlı Gece” adlı tablosunun adı geçiyor. Heykel adına da sadece 8. sınıfta Roden’in “Düşünen Adam”ının öğrencilere gösterilerek eser üstüne konuşulması isteniyor. Koskaca sekiz yılın sanat eğitiminde yer alan sanatçılar ve eserler bundan ibaret. Bir dakika hakkını yemeyelim, 8. sınıfta bir anda karşımıza; “Vincent Van Gogh, Toulouse Lautrec, Frida Kahlo, Fikret Mualla, Cihat Burak gibi yaşamlarını eserlerine yansıtan sanatçılardan ait eserlerden örnekler sınıfa getirilir. Öğrencilerin, eserlerden nasıl etkilendiklerini (fırça vuruşları, ele aldıkları konular, renkler, duygular vb.) önce sözel, sonra görsel çalışmalar (resim, heykel vb.) ile ifade etmeleri istenebilir” şeklinde bir etkinlik önerisi ile karşılaşıyoruz. Dostlar alışverişte görsün. Altyapısı oluşturulmadan kurgulanan bir kazanım.

Bu sekiz yıllık eğitim programı içinde eğer derse giren öğretmenlerin özel ilgi alanları değilse, öğrencilerimiz Caravaggio, Guardi, Rubens, Goya, Blake, Kandinsky, Manet, Monet, Renoir, Edgar Degas, Cezzanne, Gauguin, Picasso, Dali, Miro, Paul Klee, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fikret Otyam, Nuri İyem, Avni Arbaş ya da Abidin Dino ile tanışmadan ortaokulu bitirecekler. İyi bir sanat alımlayıcı yetiştirmeyi düşlüyorsak öğrencilerimizin yukarıda adı geçen sanatçıların belli başlı eserlerini gördüklerinde, bu eserlerin kime ait olduğunu bilmeleri gerekir.

Ama müsterih olalım çünkü bakın programda nasıl bir etkinlik önerisi var. ”Öğrencilerin bildikleri, duydukları maniler anlattırılarak sınıfça paylaşmaları sağlanır.” Sınıfça paylaşılan bu maniler (bilen öğrenci kaldıysa) bizim yüksek sanat kültürümüzü görün bakın nasıl da geliştirecek…

Görsel sanatlar programının belki de en ilgi çekici ve heyecan verici kısmı, öğrenme alanlarından birinin nihayet “Müze Bilinci”ne ayrılmasıdır. Müze eğitimi, bu ülkede mutlaka geliştirilmesi gereken bir alandır diyerek, İnci San Hocam’a kocaman bir selam gönderiyorum. Biliyoruz ki öğrenciler için müze eğitimine dair yüzlerce kazanım, binlerce etkinlik önerisi yazabiliriz. Zaten var, programa alınmış diyeceksiniz. Hemen programın Müze Bilinci öğrenme alanından bir kazanım getiriyorum. Bu alanda yazılan kazanımları daha fazla irdelemeye gerek kalmasın. Bu kazanım, yazıyı şu ana kadar okuyan ve hala bıkmamış eğitim bilimleri mezunu okurlara gelsin: “Ülkemizin müze, ören yeri, tarihî eser, anıt vb. zenginliklere sahip olmasından gurur duyar.” Gurur duyma bir kazanım olarak geçiyor. Sıkı durun, bu kazanımımız da 2. sınıfta başlıyor ve her sene tekrar ediyor. Yani her yıl gurur duyma kazanımına ulaşmaya çalışıyoruz. 2. sınıfta, “ülkemde şu müze var” diye gurur duymuyorsam, 3. sınıfta mangal yaktığımız ören yeriyle gurur duymalıyım. Olmadı mı, 4. sınıfta bir anıt bulup onunla gurur duymalıyım. O da mı olmadı, hala dört yılım var mutlaka gurur duyarım. Ülkemin müze, ören yeri ve tarihi eserleriyle yine mi gurur duymadım? O zaman Allah benim bin belamı versin.

Anımsıyorsanız programın 20 sayfasının ölçme-değerlendirmeye ayrıldığını söylemiştim. Acaba nasıl ölçülecek öğrencilerin bu kazanıma ulaşıp ulaşmadıkları? “Hocam vallahi gurur duyuyorum milli parklarımızla, gururmatikle deneyin isterseniz, 78 birim gurur duydum bakın…” Böyle bir program ile büyüyen çocuklar, “Sanatın bireylere ve toplumlara onur kazandıran bir değer olduğunu” düşünürler mi sizce?

Düşünüyorum da üniversitelerde sanat tarihi dersleri ve güzel sanatlar eğitimi veren akademisyenler, kendi derslerini alan öğrencilerinin ne kadar yetersiz bir donanımla geldiklerini farkedip hiç merak etmezler mi acaba? Bu çocuklara nasıl bir sanat eğitimi vermişler diye sorgulamazlar mı? Bu sorgulamanın ardından akademisyen, alan uzmanı kimlikleriyle çıkıp açıklama yapmazlar mı? Çok daha iyi bir görsel sanatlar eğitimi için çaba göstermezler mi? Akademisyenlere ve görsel sanatlarla ilgilenen tüm aydınlara çok iş düşüyor.

İnan Temelkuran ile başladık, onunla bitirelim. İsteğimiz sanat alımlayıcısı kuşağın yetişmesi için ve makasın daha fazla açılmaması için bir şey yapmalı. Şunu biliyorum; herkes kendi üstüne düşenden daha fazlasını yapmalı. Sanatla ilgilenen tüm kurumlar ortak bir çatı altında bir araya gelerek öncelikle haftada bir saat olan görsel sanatlar dersinin süresinin artırılması için baskı oluşturmalı. Belki bu süreçte görsel sanatlar programının içeriği de tartışılmaya başlar belli mi olur… Çocuklarımızın birer sanatçı olması özlemiyle değil, estetik kaygıları olması ve sanat alımlayıcıları olması dileğiyle.

Gün gelir Düğün Derneklerin, Kolpaçinoların, Recep İvediklerin yerini Ablukalar, Sarmaşıklar, Bornova Bornavalar alır…

 

Müjdat Ataman

Yorum Yazın
Yazarın Diğer İçerikleri
En Yeni İçeriklerden Hemen Haberdar Ol
Egitimpedia.com'aGiriş Yapın

Egitimpedia Hesabı ile Giriş Yap

Egitimpedia Hesabı Oluşturmak için Tıklayın!