Eğitimpedia Yazarı – Müjdat Ataman: Eğitim Balonumuz

0
2413

Bir kamu hizmeti olması gereken eğitim, serbest rekabetçi sisteme uyum sağlayarak kabuk değiştiriyor. Son yıllarda devlet tarafından yapılan yoğun teşviklerin sonucu olarak özel okul sayısında büyük bir artış var. Eğitimin ticarileşmesi, içinden çıkılması zorlaşan farklı sorunları da beraberinde getiriyor. Gün geçtikçe büyüyen özel okul sektörü de doğal olarak ticari kaygıyla müşteri çekmeye dönük söylemlerini artırıyor. Özel okul ilanlarına baktığınızda çocuğunuzu okula mı, otele mi gönderdiğinizden emin olamıyorsunuz. Her özel okul, öğrenciler adına ne çok şey yaptığını anlata anlata bitiremiyor. Herkes eğitim adına büyük cümleler kuruyor ve popüler kültürün egemenliği yoğun olarak hissediliyor.

Özgür, özgün, yaratıcı, üretken, girişimci, dönüşümlü düşünen, doğa dostu, inovatif, ekolojik, risk alan, öğrenme stilleri, eşitlikçi, özgüvenli, yenilikçi, küresel… Neredeyse her özel okulda üst üste kullanılan bu güzel sözcüklere rastlıyoruz. Eğitim adına cebimizde biriktirdiğimiz sözcükleri reklam amaçlı kullanmayı çok seviyoruz. Bir yere tam olarak oturmayan, otursa da karşılığını günlük okul yaşamında bulmakta zorlandığımız bu sözcükler, eğitim sektöründe havada uçuşuyor. Örneğin şu günlerde “Öğrenmeyi öğreten okul” söylemini duyar olduk. Ne yani, çocuk okula başlayana kadar öğrenmiyordu, öyle boş boş bakıyordu da okula başlayınca mı öğrenmeye başladı! Öğrenme çocuğun doğal gelişiminin parçasıdır, çocuk hiç okula gitmese de öğrenir. Kulağa hoş gelen sözcükleri kullanırken bu sözcüklerin içini boşaltarak tükettiğimizi de farketmiyoruz. Sistemin nasıl olsa bize yeni sözcüklerle geleceğini biliyoruz.

Yıllar önce Howard Gardner zeka ile ilgili kuramını ortaya koyduğunda eğitimcilerin gözleri parladı, bu kuram uluslararası alanda farklı tepkiler alıp bilimsel anlamda tartışılırken aynı anda ülkemizde, kimi özel okullarımız çoktan tanıtım yazılarında “çoklu zeka kuramına” göre eğitim yapıyoruz ifadesini kullanmaya başlamıştı. Reklam her şeydi. Bu kuramın adının çevirisinde bile sorun var demeye kalmadan (azlı zeka olmayacağına göre çoklu zeka olur mu?), çok satan bir gazete pazar ekinde “Çocuğunuzun zeka türlerini keşfedin” başlıklı bir anket yayımlamıştı. Kimi okullar kurama olan ilgilerini, “Çocuklarınızın zeka türlerine göre eğitim veriyoruz” posterlerini okul binasına asarak göstermişti. Tanık olduğum bir okulda, çocukları sınıflandırıp müzik zekasının güçlü olduğunu düşündüklerine matematik konularının şarkılarla anlatacaklarını vaadediyorlardı. Ülkemizin nasılki her konuda uzman olabilen danışmanları her gün televizyonda konuşuyorsa, eğitim alanında da her konuda uzman danışmanlarımız aynı dönemlerde okullara çoklu zeka eğitimleri vermeye başlamıştı. Gardner bile gelinen durumla ilgili rahatsızlığını dile getirdi (https://www.egitimpedia.com/coklu-zeka-kuraminin-yaraticisi-howard-gardnerdan-egitimcilere-3-ders-3/). Aradan yıllar geçti, artık okullar bu kuramın adını anmıyor ve reklamlarında kullanmıyor. Sahi ne oldu çok yönlü zekaya? Tartışmadan tükettik yine bir kavramı. Popüler yaptık, bir süre kullandık ve kenara attık. Tıpkı devrim gibi sunulan, 2005 programında neredeyse her cümlede kendine yer bulan  “yapılandırmacılık” kavramı gibi. Eğitim yaklaşımımız da, ülkenin durumu gibi popüler kültürle nefes alıyor.

Günümüzün popüleri de 21. yy becerileri… Her konunun uzmanı danışmanlarımız çoktan okullara bu konuyla ilgili eğitimler vermeye başladı bile. Söylem de hazır: “Yirminci yüzyılın anlayışıyla yirmi birinci yüzyılın çocukları yetiştirilemez.” Bu becerilerden girişimcilik alanının, ders olarak okullarda olması gerekliliği savunuluyor. Tabi bizim yirminci yüzyılda hiç girişimcimiz olmadı çünkü. Sormuyoruz okul binaları hazır mı, öğretmen altyapısı uygun mu diye. Yeni bir uygulamaya adım atmadan nasıl bir yol izlemeliyiz diye düşünmeden, eylem planı yapmadan, plansız programsız başlıyoruz. Kimi okullarda, annelerin yaptığı kekin teneffüslerde öğrenciler tarafından satılmasının adı bu rüzgarda girişimcilik olabiliyor. Yirminci yüzyılda bu ders verilmeden de binlerce girişimcimiz olduğunu ya da yıllarca resim dersi vermemize rağmen bir o kadar ressamımız olmadığını ya da sanatla ilgili bir nesil oluşturamadığımızı da göremiyoruz.

Bir öğretmen çıkıyor, sınıfını boyuyor ve yaptığı dikkat çekiyor, bizim medyamız anında yeni kahramanını bulup sistemin çarkları içine alıyor. Bu öğretmen, TEDx konuşmasında yaptığının gayet normal olduğunu, mucize yaratmadığını söylüyor ama TEDx konuşmasının tanıtım bandında isminin altında “yeni nesil” öğretmen yazıyor. “Yeni nesil öğretmen” tanımı ile ötekileştirme yapmış olmuyor muyuz? Eski nesil öğretmenlerden köy enstitüsü mezunlarının  bırakın sınıflarını boyamayı, okullarını inşaa ettiklerini unutuyor muyuz? “Yeni nesil öğretmen” diyerek bir kavram daha ekliyoruz sözcük dağarcığımıza. Bu yaklaşıma alıştık. İçeriğini önemsemeden harika sözcüklerle süslüyoruz eğitimi: Geleceğin okulu, muhteşem okul, takla atan okul, eğitim lideri, etkileşimli coşkulu süpersonik eğitim direktörü, öğrenme halay başları…

Ticari kaygıların bizi yönetmesiyle ortaya çıkan, renkli sözcüklerle şişirerek ortaya koyduğumuz eğitim sistemimizin durumu ortada. Büyük arayışlar, yeni akımlar, süslü sözcükler yerine; eğitim yaşantısı içinde can bulan, ulaşılabilir hedeflerimiz olmalı. Her yeni gün sistem değişikliğiyle, büyülü sözcüklerle eğitimi dönüştüremiyoruz. Belki de eğitimi dönüştürmenin yolu eğitimi sadeleştirmektir, ne dersiniz?

 

[email protected]

https://twitter.com/ataman_mujdat

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here