TRENDLER
Müjdat Ataman
Müjdat Ataman Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği / Ankara Üniversitesi Yaratıcı Drama

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünde, Türkçe Öğretmenliği yan alanı ile yüksek lisans eğitimini de Ankara Üniversitesinde Yaratıcı Drama alanında tamamladı. Bilkent Üniversitesi Hazırlık Okulunda (BLIS) ve Özel İzmir SEV Okullarında öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. İstanbul'da Tarabya İngiliz Okulları İlkokul Müdürlüğü görevinde bulundu.

Çağdaş Drama Derneği İzmir Şubesinin kuruluşunu ve başkanlığını yürüttü. Forum Tiyatro, sınıfta yaratıcılık, çocuk yazını, alternatif eğitim konuları üzerinde çalışıyor. Eğitim kurumları, sanat akademileri, dernekler ya da çeşitli kuruluşların gereksinimlerine yönelik, konulu atölyeler gerçekleştiriyor. Eğitimpedia yazarıdır. PEGEM Akademi tarafından yayımlanan "Yaratıcı Yazma için Yaratıcı Drama", "Yaratıcı Türkçe Dersleri", "Eğitim Gerçeğimiz" ve "112 Öğretmenliğime Notlar" kitaplarının yazarıdır. Koza Yayınlarından çıkan 4. Sınıf Türkçe kitabı yazarlarındandır. "Türkçe Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar", "Yaratıcı Yazma", "Sınıfta Yaratıcılık", "Yaratıcı Dramanın Yöntem Olarak Kullanılması" konularında bildiriler sundu ve seminerler verdi. Halen Fide Okulları'nda Okul Müdürü olarak görev yapıyor.

TÜM YAZILARI

Yasak Kardeşim!

Görüntülenme 6313

0
Yasak Kardeşim!

Okulların sosyal medya hesaplarının vazgeçilmez haberidir okul gezileri. “Bugün 4.sınıf öğrencilerimizle şuraya gittik, hem çok eğlendik hem de çok öğrendik.” Görmeye alıştığımız bu haber metninde sadece sınıflar ve gidilen yer isimleri değişir. Haber hep aynıdır; geziye gittik, hem öğrendik hem eğlendik. Gerçekte yaşanan, bu klişe cümlede özetlenen gibi midir peki?

Yıllar önce çalıştığım okulda öğrencilerle Birinci Meclise geziye gittik. Gezi öncesi yaklaşık bir hafta gezi için ön hazırlık yaptık. Meclis, karar alma, çoğunluk, görüş belirtme kavramlarının anlamlarını ve önemini sınıfta tartıştık. Gezide öğrenciler, daha önceden hazırlanan ipuçlarını bir araya getirdikleri bir oyunu oynayarak hem meclisin havasını soludular hem meclisin her alanında bulunarak çalıştılar, hem de eğlenceli bir çalışma ortamında farklı öğrenmelere yol aldılar. Gezi yaklaşık üç saat sürdü; ancak müzenin güvenlik görevlileri bu uzun ziyaretten hoşlanmamışlardı. Bunun nedeni ise onların alışkın olmadığı bir biçimde çocuklar, kendi başlarına, onlara göre başıboş, müzede dolaşıyorlardı. Güvenlik görevlileri ip gibi sıra olarak müzeyi gezen öğrenci gruplarını bize göstererek, müzenin nasıl gezilmesi gerektiğine örnek sundular.

Biz müzedeyken gelen gruplar tek sıra ya da çift sıra askeri düzende yürüyor ve öğretmenler de bu düzen ve intizamın önemine vurgu yapıyordu. Sıranın başında anlatım yapan öğretmeni ise ne yazık ki sadece ön sıralardaki öğrenciler dinleyebiliyordu. Müzeyi gezen bir anaokulu grubundaki öğrenciler tek sıra şeklinde ve herkes bir önündekinin belini tutarak yürüyordu. Bu anaokulu gezisini gözlemleyen dördüncü sınıf öğrencisi bize dönerek, “Öğretmenim ne kadar hızlı gezdiler, çocuklar içeride ne olduğunu anlamadılar bile!” diyerek bu geziyi özetliyordu. Bu anaokulunun gezisini düzenleyen öğretmen, öğrencileri trenin lokomotifleri şeklinde gezerken açıklama yapıyordu; “Burası ibadethane burada milletvekilleri ibadetlerini yerine getiriyordu, burası milletvekillerinin kanunları çıkardıkları salon, burası da başbakana ait”… Havada uçuşan bu cümleler beş yaş için ne ifade ediyordu, ne anlamışlardı, önemli de değildi; çünkü hem eğlenmiş hem de öğrenmişlerdi nihayetinde.

Okulda özgürlükleri kısıtlanan öğrenciler için gezileri, dört duvar ortamından çıkış, yeni bir soluk alma olarak görürsek yanılabiliriz. Ülkemizde birçok gezi kendi içinde kışla disipliniyle yapılır. Okuldan ayrılmadan önce öğrencilere nasıl davranmaları gerektiği, okulu temsil ettikleri, davranışlarına özen göstermeleri konusunda uzun konuşmalar yapılarak ders verilir. Servislere binildiği anda ise “Sus, konuşma, hayır oraya oturamazsın, benim istediğim yere oturacaksın, hayır radyo açılmayacak gibi!” uyarılar üst üste gelir. Gezi alanına gelindiğinde, hemen boş bir alan bulunarak öğrencilerin önündekinin ensesini göreceği bir sıra yapılması vazgeçilmezdir. Okuldan çıkmadan yapılan çocuklar için anlamlı olmayan bu uyarıcı konuşmalar, alanda yeni bir bilgi veya yapılacak – yapılmayacak eylemlerin nedenleri bildirilmeden tekrarlanır. Kambersiz de düğün olmaz pek tabii… Tehdit cümlesi hemen eklenir: “Eğer içeride kurallara uymazsanız bir sonraki geziye gelemezsiniz.” Gezi yapıldı mı, yapıldı. Okulun Facebook sayfası için fotoğraf çekildi mi çekildi, yeter. Yapmış olmak için yapmaktansa hiç yapmamayı yeğlemeliyiz belki de gezileri. Dostlar bizi gezme de görmese de olur.

Gezilerede işin okul tarafı böyleyken gezinin diğer paydaşları da çocuklara yüklenmeye bayılır. Öncelikle servis ya da otobüs şoförü hemen ilk darbeyi vurur. “Serviste, otobüste asla bir şey yiyemezsiniz, önünüzdeki masayı açamazsınız çünkü kırarsınız, eğer servise zarar verirseniz ödersiniz.” Yüz öğrenciyle gittiğimiz Kapadokya turunu biraz anlatırsam sanırım okul gezilerinde yaşananları daha rahat aktarabilirim.

Yüz öğrenci ve on beş öğretmen için uçak bileti alınır, uçakta hostesler onlarca kez uyarırlar: “Söyler misiniz sessiz olsunlar, konuklarımız rahatsız oluyorlar.” Aynı firma uçak biletini satarken sorun yoktur; ama uçağa binince sorun başlar. Bu anlayış uçaktan sonra otelde de kendini gösterir. Düşünsenize, yüz öğrenci bir otelin lobisine giriyor. Doğal olarak ses olacak, çocuklar doğal olarak konuşacak. Otele giriş anında, müthiş bir görev bilinciyle (!) otel müdürü devreye girer. Otelde diğer misafirler olduğunu, çocukların sessiz olmaları gerektiğini bağırarak anlatır. Elli odayı satarken sorun yoktur; ama kalırken sessiz olunmalıdır. Çocuklar yemeğe iner, oteldeki diğer müşteriler anında şikayete başlar.

Gezilerin birinde bir otel müşterisi bana dönerek, “Bu öğrencilerden siz mi sorumlsunuz?” diye sordu. Evet, yanıtını alınca, “Susturur musunuz şunları, rahatsız oluyoruz” dedi. Yanıt verdim, “Öncelikle onlar ‘şu’ değil, bir diğeri çocukların kapatma tuşları yok, onlar da sizin kadar bu otelde konuşma hakkına sahipler”. Yanıtıma kızan müşteri, “Terbiye görmemişler!” diyerek uzaklaştı. Evet, doğru okudunuz. Çocuklarımızın konuşmasının “terbiyesizlik” olarak algılandığı bir ülkedeyiz.

Kapadokya’dan ayrılırken son gün Kayseri’nin isim yapmış bir restorantında mantı yemek istedi çocuklar. Zorluk çıkmaması için, her öğrenciden aynı siparişi vermesini istedim. Çocuklar biz yetişkinlerden çok daha anlayışlıydı. Hepsi kabul etti. Restorana gitmeden önce telefon edip yüz öğrenci ile gelip mantı yiyeceğimizi söyledik, kabul ettiler. Bize ayırdıkları yere oturduk, beklemeye başladık. Elime öylesine aldığım menüde, bize telefonda verilen mantı fiyatının sabit menü fiyatının üstünde olduğunu farkettim. Nedenini sordum, grup kabul ettikleri zamanlar böyle yapıldığına dair anlamsız cümleler kurdular, sorun çıkmasın diye sustum. Mantılar servis yapıldı, ilginçti. Çorba kasesi şeklinde bir kasede, içinde sayılabilecek kadar mantı olan tabaklar öğrencilerin önüne konuldu. İçimden “Sanırım Kayseri’nin mantı geleneği bu” diye geçirdim ve mantımı yemeye başladım. Elimi yıkamak için üst kata çıkarken bir aileye yapılan mantı servisini gördüm. Tabii ki daha büyük bir tabakta içinde su değil, mantının olduğu şeklindeki servis tabaklarını görünce bir garsonu çevirip sordum bu garip durumu. Garson gülümseyerek, “Böyle işte hocam” dedi. “Böyle hocam” cümlesinin ve o gülümsenin altında ülke gerçeklerimiz vardı. Çocuklar hakkını arayamazdı nasılsa, kimse itiraz da etmezdi, çocukları aldatmak daha kolaydı. Çocukların konuşmasının “terbiyesizlik” olarak görüldüğü ülkemizde, çocukları aldatmaya -nedense- “ticarette kurnazlık” bağlamında bakılabiliyor. Çocukları susturmak mümkün; aldatmak ise pekala caiz.

Monet sergisine gittik öğrencilerle. Tek bir görev vardı müzede, bir hafta boyunca derslerde işlenen Monet anlatı diline uygun bir resim çizeceklerdi müzede. Çocuklar yere resim kağıtlarını koymuş çizim yaparlarken bir öğrenci rahat edemeyerek kağıdını duvara koydu ve öyle çizmeye başladı. Müzenin güvenlik görevlisi anında öğrencinin omzunu tutarak geri çekti ve “Oraya kağıdını koyamazsın” dedi. Ben yanına gidip, güvenlik görevlisine ne olduğunu sorduğumda, “Hocam o eserler ne kadar değerli sen biliyor musun?” dedi. Ben de kendisine dokunduğu omzun değerli olup olmadığını sordum. Öylece baktı bana, “Öğrenci tabloya dokunmuyor duvara dokunuyor ve tabloya dokunmaması gerektiğini biliyor” diye ekledim. Ama ne fayda değil mi, çocuklara dokunabilir, kızılabilir, itilebilir.

Bu anlattıklarım yüzlerce örnekten birkaçı sadece. Bu memlekette çocuk olmak zor; ama tüm “yasak kardeşim”lere inat çocukların hakkını aramak gerekiyor. Öğrencilerin hakkını arayan öğretmenler öğrencilerine alt mesaj verirler: “Sen de hakkını ara, kimsenin seni itmesine, susturmasına izin verme.”

Bu basit görünen eylemlere izin vermek, zihinsel anlamda susan ve söylenen her şeyi olduğu gibi kabul edip eleştirel bakış açısı geliştiremeyen bir neslin devamına izin vermekten başka nedir ki? Çocuklarımızı susturanların yanlışlarını; çocuklarımıza yaptığımız gibi nedenleriyle açıklamak da görevimiz.

Susmayan, hakkını arayan çocuklar ve o çocukları yetiştirdiğimiz günlerin özlemiyle…

 

[email protected]

https://twitter.com/ataman_mujdat

 

Yorum Yazın
En Yeni İçeriklerden Hemen Haberdar Ol
Egitimpedia.com'aGiriş Yapın

Egitimpedia Hesabı ile Giriş Yap

Egitimpedia Hesabı Oluşturmak için Tıklayın!