Eğitimpedia Yazarı – Vahap Işık: Bir Resim Dahisi ve Mental Retardasyon Raporu

0
1.792 views

Geldi yine, ömrümün cümbüşü geldi. Her daim illaki birazı sümüklü olan gözlükleriyle şen şakrak ders arkadaşım geldi. Yıllardır hiç bıkmadı, her derse başlayacakken hep aynı talep, bir kez bile pekiştirmemiş olmama rağmen bu davranışı hiç sönmeden sürdü:

”Öğretmenim… Diyorum ki, yani bugün hiç ders yapmasak diyorum. Resim yapsak…”

Sessizlik. Kısa bir sessizlik. ”Evet,” desem tüm muzipliği ile halaya duracak. Haftada sadece iki saatlik bir özel eğitim dersimiz var zaten, yani zamanımız bol olsa canı sağ olsun da, maalesef kısa… Hem sevmediği matematiği resimleyerek çalışıyoruz, Türkçeyi de rengârenk işliyoruz. Ama onun derdi başka, sadece resim olsun istiyor. Benimle olan iki saat dışında neredeyse tüm zamanlarında resimle iç içe, ama Aziz bu… Bendeki iki saatlik derse de göz dikmiş, sayılar ve sözcükler adına ne varsa, bunların külliyatını hayatından kovmak istiyor. İstiyor ki hayatı tamamen resim olsun ama asgari düzeyde de olsa diğerlerinden de alması gerekiyor, maalesef buna pek ikna olmuyor. Elinden gelse, resim dışında ne kadar dersi varsa hepsini büyük bir okyanusun kıyısındaki sandala bindirecek ve basacak bu sandala tekmeyi.

Bazıları benim aksime, görsel/uzamsal zekâsı ile anlam coğrafyasında süzülüp duruyor, tıpkı 10 yaşlarındaki Aziz Efe gibi. Aziz Efe benim sevgili öğrencim, hafif düzeyde Serebral Palsili (cp), mevzu Aziz Efe olunca başta devletin olmak üzere birçok kişi ve kurumun kafası karışıyor, bir yıl özel öğrenme güçlüğü yazıyor raporunda, diğer yıl ise mental… Şu an raporunda mental retardasyon yazıyor. Peki ya neye göre, ölçüt ne? Sözel ve sayısal yetenekler, sistemin önümüzde yükselttiği bu barajlar ne kadar sağlıklı birer ölçüt? Ama bu küçük adamın üstün zekâlı olduğu bir alan da var, nitekim o, renk ve çizgilerin orkestra şefi, neden sistem tek tipleştiren ölçütleri baz alıyor, neden yetenekleri es geçiyor?

Boya kalemlerine biniyor Azizim, kendisine verilen raporu da süpürgesine kuyruk yapıp bağlıyor. Zaman ve mekânın kendisini sınırlandıramadığı erkek bir cadı Aziz Efe. Okumayı sevmez, sayılardan haz aldığını da söyleyemem, hele ki mevzu yazmaksa… Yazarken öyle bir kavga veriyor ki, sanırsınız küçük bir beylik karşısında kırılan koca bir imparatorluk.

Aziz’in bir keresinde canı fena yanmıştı, 2016′nın Şubat ayıydı. Şubat kar topu olup tüm yılın içine yuvarlanmıştı ama Aziz sıkça verilen kar tatillerinden keyif alamayacak kadar üzgündü. İyi tanırdım bu şen adamı, kesinlikle bu tatilleri keyifsiz bırakabilecek biri değildi ama işte… Biri yüreğini çiğnemişti, ufacık göğsündeki o güzel yüreğini… Onu çok üzmüşlerdi. ”Anlat,” dedim ona. Başta anlatmaya yeltenmişti ama tam ifade edemiyordu kendisini. Benden bir kâğıt, bir kurşun kalem ve birkaç da boya kalemi istedi. İstediklerini verdim ve ancak o zaman; ”Öğretmenim,” deyip başladı anlatmaya.

Yaşadığı sorunları resmederek anlattı. ”Resimdir,” deyip geçmeyin, oradaki en küçük çizgiyi bile tesadüfen koymadı. Karşımda titiz, hem de çok titiz bir çizgi ustası vardı. Sınıfındaki haşarı çocuklar davranışları ile, fiziki durumu ile yine dalga geçmişlerdi, sınıf öğretmeni vardı sonra. Öğretmenine ne kadar bakarsa baksın öğretmeni onu son haftalarda hiç görmüyordu, bakmıyordu Aziz’in gözlerine. Yaşadıklarını beyaz kâğıtta koordinatlar ile gösteriyordu ve çizdiği kroki resimde bir tek fuzuli çizgi bile yoktu!

Yaptığı resim beni havaya kaldırıp yere çalmıştı! Ustasının yüreği gibi resim de kırılsın istemedim, katlamadım onu. O gün yağmur yağmıyordu, adeta dökülüyordu, resmi koynumda saklayıp eve götürdüm ve aylarca hemen karşımda asılı durdu bu resim. Her günün akşamı yeniden bu resme bakmaktan, kendi çocukluğumu da bu çocuğun resminde aramaktan kendimi alıkoyamıyordum. Aziz Efe’nin okulda yaşadıkları beni üzüyordu ama üzüntümden daha ağır basan bir şeyler de vardı. Hülasa resme her baktığımda Aziz Efe’ye biraz daha hayranlık duyuyordum. O; resimler ve şekiller ile düşünebilen, görsel olarak daha iyi algılayabilen, renk ve doku ile anlam dünyasını daha iyi inşa edebilen bir bireydi. Ve şüphesiz eğitim sistemindeki ölçüt görsel zekâ olmuş olsaydı, işte o zaman benim gibi birçok insana mental retardasyon raporu verilecekken, Aziz Efe üstün zekâlı olarak gösterilecekti.  İşte o zaman da ben gibilere yazık edilmiş olacaktı!

…/

Aziz’in  mental retardasyon yazan özel eğitim raporu var. Oysa görsel kategoride gördüğüm, yakından tanıma fırsatı bulduğum en zeki insan belki de kendisi. Ondaki bu yeteneği fark edebilmemiz şükür geç olmadı. Üstelik bu yeteneğini sanatsal formlara da dökebiliyor. Nitekim 2016′nın Aralık ayında bir resim sergisi de verdi. O üzgün başladığı yıl içinde yaptığı tüm resimleri ailesi ile birlikte bir araya getirdik. Bu sergisi üzgün bir yılın meyveleriydi. Bu şahsına münhasır küçük ressam, kırmızı papyonunu takıp onlarca büyük ressamın arasında dolaştı o galeride.

Hikâye yazar gibi resimler yapmıştı, üstelik her resminden birçok hikâye çıkardı. Resimler âdeta hikâye sandığıydı. Kâh manav olmuştu, kâh annesi ile beraber butik açmıştı. Bir de hayvan resimleri vardı sergide, hayvanlardan da en çok kediler… Kedileri bir harikaydı. Pencereleri karartılmış ve öte yandan duvarları rengârenk bir ev resminden tutun da, bir avuç içine çizdiği anne resmine kadar… Ben hayatım boyunca hiç bu kadar renkli anne denildiğini duymadım. Sonra sergide mevsim resimleri de vardı. Dört mevsimden üçünü renkli kalemler ile yapmıştı, sonbaharı ise dolma kalem ile çıldırırcasına karalamıştı, kıyamet gibi… Aziz Efe’nin resimlerinin asılı olduğu her bir duvarın önünde saygıyla eğildim.

vahapisikoe@gmail.com

 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER