TRENDLER
Müjdat Ataman
Müjdat Ataman Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği / Ankara Üniversitesi Yaratıcı Drama

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünde, Türkçe Öğretmenliği yan alanı ile yüksek lisans eğitimini de Ankara Üniversitesinde Yaratıcı Drama alanında tamamladı. Bilkent Üniversitesi Hazırlık Okulunda (BLIS) ve Özel İzmir SEV Okullarında öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. İstanbul'da Tarabya İngiliz Okulları İlkokul Müdürlüğü görevinde bulundu.

Çağdaş Drama Derneği İzmir Şubesinin kuruluşunu ve başkanlığını yürüttü. Forum Tiyatro, sınıfta yaratıcılık, çocuk yazını, alternatif eğitim konuları üzerinde çalışıyor. Eğitim kurumları, sanat akademileri, dernekler ya da çeşitli kuruluşların gereksinimlerine yönelik, konulu atölyeler gerçekleştiriyor. Eğitimpedia yazarıdır. PEGEM Akademi tarafından yayımlanan "Yaratıcı Yazma için Yaratıcı Drama", "Yaratıcı Türkçe Dersleri", "Eğitim Gerçeğimiz" ve "112 Öğretmenliğime Notlar" kitaplarının yazarıdır. Koza Yayınlarından çıkan 4. Sınıf Türkçe kitabı yazarlarındandır. "Türkçe Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar", "Yaratıcı Yazma", "Sınıfta Yaratıcılık", "Yaratıcı Dramanın Yöntem Olarak Kullanılması" konularında bildiriler sundu ve seminerler verdi. Halen Fide Okulları'nda Okul Müdürü olarak görev yapıyor.

TÜM YAZILARI

Zaferler ve Yıkımlar

Görüntülenme 1881

0
Zaferler ve Yıkımlar

“Yaşamda kazanmak da var kaybetmek de bu yüzden çocuklar bu duyguları yaşamalı” cümlesine alışkınız. Ülkemizde mutluluğun nedeni başarı ve başarının da ön koşulu kazanmak olarak görülüyor. Seçimde kazanmak, sporda kazanmak, yarışmalarda kazanmak, her şeyde kazanmak… Eskiden denemiş olmak değerli sayılırken artık denemenin tek nedeni kazanmak olarak karşımıza çıkıyor. Samuel Beckett günümüz Türkiye’sinde yaşasaydı, “Hep denedin, hep yenildin, olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil” demek yerine,  “Aman ha yenilme, yenileceksen sakın deneme, başarısız damgasına alışırsan bir daha kurtulamazsın” derdi sanırım. Kazanma-kaybetme olgusunu kültürden bağımsız değerlendiremeyiz.

İngiltere futbol liginde bir takım şampiyon oluyor, bu takımı rakip takım oyuncuları ve taraftarları alkışlıyor, kaybeden kazanana saygı duyduğunu bu davranışıyla gösteriyor.  Bizde ise ülkenin birinci liginde kaybeden takımın bir taraftarı sahaya atlayıp hakeme saldırabiliyor, bu bireysel görünen davranış modeli ne yazık ki kimi kesimlerce alkışlanıyor. “Vur, kır, parçala, bu maçı kazan!” bağrışlarıyla takımlarımızı desteklerken kazananı alkışlamak bizim için şu an sadece güzel bir hayal. Kazanma-kaybetme olgusuna dair kültürel kodlarımız çocukluk yıllarımızda yazılmaya başlıyor ve o dönemde şekilleniyor. Ülkemizde çocukların kazanma ve kaybetme olgusuyla nasıl karşılaştığına dair örnekler görürsek, bu konuda daha iyi bir analiz yapabiliriz.

Bu eğitim sistemi içinde biz yetişkinler, çocuklarımıza kaybettire kaybettire onları yenilgilere alıştırıyoruz, içlerindeki kahramanı en kısa zamanda öldürüp aslında ne de çok başarısız olduğu algısını bir an evvel tattırmak için kendimizle yarışıyoruz. Akademik alanda her zaman karşılaştığımız kazanma-kaybetme kavramları sosyal alanlarda da kendini yoğun biçimde göstermeye başladı.

Her çocuk özeldir diyerek her çocuk için farklılaştırılmış eğitim sunmak yerine devlet eliyle çocukları sınıflandırıyoruz. BİLSEM bu sene özel yetenekli çocukları seçmek için tabletle sınav yaptı. Birinci ve ikinci sınıflardan bu sınava yüz atmış yedi bin öğrenci başvurusu alınmış. Kaç öğrenci seçilecek bilmiyorum ve açıkçası bilmek de istemiyorum. Sadece şunu düşünüyorum, bu sınavda başarısız olan çocuklara ne diyeceğiz? Sevgili çocuğum devletimiz senin özel yetenekli olduğunu düşünmüyor, sen tüm yeteneksizliğinle okuluna devam et mi diyeceğiz? Bu sınava çocuklarını sokan yüz binlerce aile var,  kazanamayan bir birinci sınıf öğrencisini düşünmenizi istiyorum. Ne diyebilirsiniz, nasıl açıklayabilirsiniz? Tüm sınıflarda, sanata, genel kültüre, müziğe, bilime yatırım yapılıp, her çocuğun kendi tutkularını keşfetmesine olanak vermek yerine seçmeye, seçme sonucu ortaya çıkacak kazanma ve kaybetme duygusuyla çocukların tanışmasına birinci sınıftan başlıyoruz.

“Survivor, Pop Star, Yetenek Sizsiniz” programlarıyla çocuklarını büyüten aileler, çocuklarının bir an evvel keşfedilmesi gerektiğini düşünüyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik ortadayken, zenginin her gün daha zenginleştiği, fakirin her gün daha fakirleştiği ülkemizde şaşalı yaşamların yolunun bir şeyler kazanmak olduğu kanısı iyice yerleşiyor. Eskiden önce okul sonra futbol diyen ailelerin yerini çocuğunun elinden tutup, takım seçmelerine götüren aileler aldı. Büyük spor takımlarının elemelerinden birine gidin ve sadece yaşananları izleyin. Onlarca çocuğun ter döktüğü bu elemelerde, seçilemeyen çocukların gözyaşlarına tanık olacaksınız. Ailelerin çocuklarından beklentileri büyüdükçe gözyaşları da büyüyor.  Yeni Arda Turanlar yaratmak için yola çıkan ailelerin yerini futboldan keyif alan, çocuğuyla mutlu olmak için oyun oynayan aileler almasını beklemek artık bir hayale dönüşüyor. (Al Jazeera futbol belgeseli ‘Beni Seç’: http://aljazeera.com.tr/belgesel/messi-ve-ardanin-izinde)

Yıllar önce çalıştığım okulda öğrencilerle beraber katıldığımız turnuvada Türkiye’de dereceye girerek Amerika’da düzenlenen bir organizasyona katıldık. Öğrenciler doğaçlama kurgusu yaparak kendi performanslarını sergileyecekti. Takım sıramızı beklerken, kurguda kullanılacak bir dekoru sabitlemek için koli bandı gerekti. Öğrenciler koli bandını açamayınca içimdeki Türk öğretmen anlayışı devreye girdi, hemen öğrencilerin elinden koli bandını alarak açtım. Bu sırada turnuva görevlisi yanıma gelerek bu organizasyonda her şeyi çocukların yapması gerektiğini, yetişkin olarak benim asla onlara yardım edemeyeceğimi, bunu tekrar görürse bizim takımı turnuvadan  eleyeceğini gayet kibar bir biçimde anlattı. Ne vardı ki bu kadar büyütülecek, altı üstü  koli bandını açıyordum diyebilirim ama hayır görevli tamamen haklıydı. Çocukların emekleriyle şekillenen bu yapının biz yetişkinlerin dokunuşlarıyla biçimlenmesine izin verilmiyordu. İçimden, “Ah gülüm Amerikalı amcam, gelsen de bu organizasyonun Türkiye ayağını görsen” diye geçirdim ve gözlerimi kapayıp Türkiye’deki turnuva sürecini anımsadım.

Genelde özel okulların katıldığı bu organizasyonda öğretmenler ön plana çıkar, çocuklar tarafından yapılması gereken dekorlar okulların sanat öğretmenleri tarafından özenle hazırlanır. Öğretmenler  kazanma arzusuyla  işe dört elle sarılır, bu sarılma o kadar yoğundur ki öğrenciler bu yüzden baskı altına girer. Düzenleyicilerin “Bu bir yarışma değil  çocukların süreçten keyif alacakları bir organizasyon” söylemleri de anlamlı değildir, çünkü özel okulların kendi arasında birincilik için yarıştıkları bir yapı ortaya çıkmıştır. Kolay değil, okulun birinciliği sosyal medyada duyurulacak, hele bir de ABD’de derece varsa reklamlar başlayacak, adı da çocukların masumca katıldıkları etkinlik olacak… Ne yazık ki bizde işler böyle ilerliyor. Kaybeden öğrenciler, aslında süreçte ne çok beceri kazandıklarını düşünmüyor, sadece kaybetmenin yıkımını yaşıyorlar. Bu yıkımın nedeni de süreci kazanma-kaybetmeye indirgeyen biz öğretmenler oluyoruz ne yazık ki.

Çocuklarının başarılarına odaklanan ve bu başarıları ile gurur duyan ailelerin çocuklarının kaybettikleriyle de gurur duymaları gerekiyor. Ülkenin en yüksek puanla öğrenci alan lisesine girmek için orta öğretim başarı puanınızın yüz olması gerekiyor, bu yetmiyor TEOG’daki tüm soruları da doğru yanıtlamanız gerekiyor. O gün karnınız ağrıyamaz, bir çeldiriciden etkilenemezsiniz. Tüm sorular doğru yanıtlanacak, bu da yetmiyor çünkü aynı ölçütleri sağlayan öğrenci sayısı, okula alınacak öğrenci sayısından fazla olduğu için doğum tarihine bakılıyor. Bu sebeple kimi öğrenciler hayalini kurdukları bu okula giremiyor, yani kaybediyor. Gurur duyulacak bu öyküler, başarısızlık olarak çocukları hayal kırıklığına uğratıyor.

Bu yılın TEOG birincilerinden Mahir’le yapılan söyleşide bir tümcenin dikkatli okunması gerekiyor, “Ailem beni hiç ezmedi, hep sevdi.” İşin özü, koşulsuz sevgiden geçiyor. Çalıştığım okulların birinde, birinci sınıfta geç okumaya başlayan, bu yüzden başarısız olacağı varsayılan  bir öğrenci vardı. Eğitim sürecine sekiz yıl eşlik etme şansım oldu. Yaşama sıkı sıkıya bağlı bu öğrenci ,her sınavın kaybedeniydi, sosyal  alanlarda katıldığı yarışmalarda da başarılar elde edemiyordu. Mutluydu, annesi tarafından örselenmiyordu, büyük hedeflerin altında çaresiz kalmıyordu. Sekiz yılda en büyük kazancı arkadaşlarıydı, herkesin yardımına koşuyor,  herkesi dikkatle dinliyordu, herkes tarafından kaybeden olarak görülen bu öğrenci aslında kazanandı, çünkü o böyle hissediyordu. TEOG gerçeği var ya, orada da başarılı olamadı, sıradan bir liseye gitti. Haberlerini alıyorum, yaşama sıkı sıkıya bağlı. Kazanmak ya da kaybetmekle ilgilenmiyor,  yaşamaktan keyif alıyor. Biliyorum ki tutkularının peşinde giderek gelecekte kendi istediği işi yapacak. Bu durumda kim kaybeden buna bakmak gerekiyor…

Çocukları kendi hırslarımızın kurbanları yapmamamız gerekiyor, başarı ya da başarısızlık değişkendir. Kazanmak kutsanmamalı, kaybetmek yıkım olarak görülmemeli. Küçük yaşlarda ne kadar çok oyun oynarsa bir çocuk kazanma ve kaybetme sonucu ortaya çıkan duyguları da o kadar sağlıklı olacaktır.

[email protected]

https://twitter.com/ataman_mujdat

Yorum Yazın
En Yeni İçeriklerden Hemen Haberdar Ol
Egitimpedia.com'aGiriş Yapın

Egitimpedia Hesabı ile Giriş Yap

Egitimpedia Hesabı Oluşturmak için Tıklayın!