TRENDLER

Gerçek Övgü Bağımlısı Kim? Yetişkinler Mi Yoksa Çocuklar Mı?

Görüntülenme 748

0
Gerçek Övgü Bağımlısı Kim? Yetişkinler Mi Yoksa Çocuklar Mı?

Dün eğitimpedia sayfalarında Carol Dweck ve ekibinin, 400 tane beşinci sınıf öğrencisi üzerinde övgünün etkisini araştırdığı çalışmadan elde ettiği oldukça ufuk açıcı sonuçları paylaşmıştık. Bugün, bu araştırma sonuçlarını günlük hayata uygulamanın nasıl olabileceğini tartışacağız.

Üç çocuk annesi Jill Abraham’a Carol Dweck’in övgü üzerine yaptığı araştırmasından bahsettiğimde konuyla pek de ilgilenmedi. Jill, çocuklarının zekasını övmenin önemli olduğunu düşünen ebeveynlerden birisi. (Bir ankete katılan ebeveynlerin yüzde 85’i böyle düşünüyor) Çocukları çok başarılı, bu yüzden Jill övgünün gerçek hayatta işe yaradığını kanıtladığını düşünüyor. “Uzmanların ne söylediği umrumda değil, ben çocuklarımı övmeyi seviyorum” diyor Jill.

Övgü üzerine yapılan yeni araştırmanın sonuçlarını kabul edenler bile bunu uygulamaya koymakta zorluk yaşıyor. Sue Needleman hem bir anne hem de bir ilkokul öğretmeni. Araştırmacı Carol Dweck’i hiç duymamış. Ancak Dweck’in araştırmasının ana fikri, çalıştığı okula az da olsa girmeyi başarmış. Örneğin Sue, öğrencilerine “Sürekli denemeye devam etmen çok güzel” diyor. Överken genelleme yapmak yerine spesifik olmaya çalışıyor. Böylece çocuk en azından övgüyü hak etmek için ne yaptığını anlıyor. Bir çocuğa “Matematikte iyisin” diyor ama bir çocuğa asla matematikte kötü olduğunu söylemiyor.

Sue bunları okulda yapıyor. Ama evde eski alışkanlıklar kolay kolay bırakılmıyor. 8 yaşındaki kızı ve 5 yaşındaki oğlu oldukça zekiler. Sue bazen onlara, “Harikasın, başardın, çok zekisin” diyor. Çünkü araştırmadan çıkan bilgiler ışığında söylemesi gereken şeyler ona çok yapay geliyor. “Bu tür diyaloglar bana çok yapmacık geliyor, yapamıyorum.”

Bilim Ne Diyor?

1970 ve 2000 yılları arasında özsaygı ve onun hemen her şeyle – ilişkilerden tutun kariyer gelişimine kadar – ilişkisine dair yazılmış 15 binden fazla bilimsel makale bulunuyor. 2003 yılında, bu çalışmalar arasında bilimsel standartlara en uygun olan 200 tanesini gözden geçiren Dr. Roy Baumeister, yüksek özsaygının notları ya da kariyer başarısını geliştirmediğini ortaya çıkardı. Bu, alkol kullanımı oranını bile düşürmüyordu. Ayrıca her çeşit şiddeti de azaltmıyordu. (aşırı agresif ve şiddete meyilli insanlar, kendilerini oldukça yüksekte görüyorlardı ve bu da insanların düşük özsaygılarını telafi etmek için agresif oldukları teorisini çürütüyordu.) Baumeister yaptığı tüm çalışmayı şöyle yorumladı: “Kariyerimin en büyük hayal kırıklığını yaşadım!”

Baumeister da bu çalışmanın ardından Dweck ile aynı fikirde olmaya başladı. Üstelik yakında, özsaygı kazanmaları için övgüye maruz kalmanın aslında öğrencilerin notlarının düşmesine neden olduğuna yönelik bir çalışması yayınlanacak. Baumeister, yüksek özsaygının cazibesinin, ebeveynlerin çocuklarının başarılarından duyduğu gururla sıkı sıkıya bağlı olduğuna inanıyor. “Çocuklarını övmeleri, kendilerini övmelerinden pek farklı değil aslında” diyor Baumesiter.

Genel olarak övgüye yönelik bilimsel çalışmalar, övgünün etkili olabileceğini, pozitif ve motive eden bir güç olabileceğini gösteriyor. Ancak araştırmacılar etkili olması için övgünün spesifik olması gerektiğini ısrarla vurguluyor.

Övgünün samimi olup olmadığı da çok önemli. Bizler nasıl üstü kapalı iltifatların ya da samimiyetsiz bir özrün gerçek anlamının kokusunu alabiliyorsak, çocuklar da övgünün arkasında gizli amaçlar olup olmadığını iyice tartıyor. Sadece 7 yaşın altındaki küçük çocuklar övgüyü olduğu gibi kabul ediyor. Daha büyük çocuklar ise en az yetişkinler kadar şüpheci.

Aşırı Övülen Çocuklar Üzerine Bir Araştırma

Dweck’in aşırı övülen çocuklar üzerine yaptığı araştırması, imajın ve bu imajı korumanın bu çocuklar için en öncelikli konu olduğunu öne sürüyor. Bu çocuklar daha rekabetçiler ve başkalarını eleştirmekle daha çok ilgileniyorlar. Tüm bunlar, çok sayıda endişe verici çalışmanın ortaya koyduğu sonuçlar.

kids070219_2_198

Bu çalışmaların bir tanesinde öğrencilere iki tane yapboz testi yapılmış. Birinci ile ikinci test arasında, onlara iki seçenek sunulmuş: Bir sonraki test için yeni bir yapboz stratejisi öğrenme seçeneği ya da diğer öğrencilerle kıyaslandığında ilk testte ne kadar başarılı olduklarını öğrenme seçeneği. Zekaları dolayısıyla övgüler alan çocuklar, kendilerine verilen süreyi ikinci teste hazırlanmaktansa sınıftaki sıralamalarını öğrenmeye ayırmak istemiş.

Bir diğer çalışmada öğrencilere “karneni kendin yaz” testi yapılmış. Kendilerine verilen kartlara karnelerini yazmaları istenmiş ve bunların başka bir okuldaki öğrencilere gönderileceği söylenmiş. Bu çocuklarla hiç tanışmayacakları ve isimlerini bilmeyecekleri bilgisi de verilmiş. Zekası dolayısıyla övülen çocukların yüzde 40’ı yalan söylerken, çabaları için övülen çocukların çok azı yalan söylemiş.

Bu öğrenciler ortaokula geldiklerinde, o zamana kadar ilkokulda gayet iyi idare edenler kaçınılmaz olarak daha büyük ve daha talepkar bir ortama girdiklerinde zorlanmaya başlamış. Önceki başarılarını doğuştan gelen yetenekleriyle bağdaştıranlar, aslında “aptal” olduklarını düşünmeye başlamış. Notları asla düzelmemiş, çünkü bu düzelmenin tek anahtarını – daha fazla çabalamak – başarısızlıklarının bir kanıtı olarak görüyorlarmış. Yapılan birebir görüşmelerde pek çoğu “sınavlarda hile yapmayı ciddi ciddi düşündüklerini” itiraf etmiş.

Öğrenciler, başarısızlıkla baş etmek için hiçbir strateji geliştiremedikleri için hileye başvuruyorlar. Ebeveynler çocuklarının başarısızlıklarını görmezden geldiklerinde ve bir dahaki sefere daha iyi olacakları konusunda ısrarcı olduklarında, problem katlanarak büyüyor. Aile başarısızlığın varlığını kabul edemezse, çocuk da başarısızlığın korkunç bir şey olduğunu düşünmeye başlıyor. Oysa hatalar hakkında konuşma fırsatı elinden alınan bir çocuk, onlardan öğrenmeyi de öğrenemiyor.

Övme Şeklimizi Değiştirmek

Oğlum Luke anaokuluna gidiyor. Akranlarının yargılarına karşı aşırı hassas bir çocuk. Luke, “Ben utangacım” diyerek doğruluyor onları. Oysa Luke hiç de utangaç biri değil. Yabancılarla konuşmaktan, farklı yerlere ya da şehirlere gitmekten korkmaz. Okulda büyük bir seyirci kitlesinin önünde şarkı bile söyledi. Okulunda çok basit bir üniforması var. Kıyafet seçimleri ile kimsenin alay edemeyeceği fikrini seviyor. “Çünkü o zaman kendileriyle de alay ediyor olurlar” diyor.

Carol Dweck’in araştırmasını okuduktan sonra oğlumu övme şeklimi değiştirmeye karar verdim. Sanırım en büyük endişem, Dweck’in öğrencilerde olmasını istediği zihniyetin kulağa korkunç derecede klişe gelmesiydi: Başarısızlıktan geri dönmenin yolunun çok çalışmaktan geçtiğine inanmak gerekliliği. Yani tekrar ve tekrar dene.

Ama sanırım başarısızlığa karşı – vazgeçmek yerine – sürekli daha fazla çaba harcayarak tepki verme becerisi, psikoloji biliminde çok önemsenen ve irdelenen bir özellikti. Bu özelliğe sahip olan insanlar, karşılığını almaları çok uzun sürse bile sebat edip motivasyonlarını sürdürebiliyorlardı. Araştırmadan bir şey daha öğrendim: Sebat etmenin, bir şeyi istemeye yönelik bilinçli bir eylem olmanın daha ötesinde bir şey olduğunu. Sebat etmek aynı zamanda beyindeki bir devre tarafından yönetilen bilinçsiz bir tepkiydi. Washington Üniversitesi’nden Dr. Robert Cloninger, beyindeki bu devrenin yerinin orbital (göz çukuruna ait) ve orta prefrontal korteks (beyin orta ön bölgesi) olduğunu söylüyor. Bu devre, beynin ödül merkezini gözlüyor ve tıpkı bir şalter gibi anında ödül alınamadığında müdahale ediyor. Şalter indiğinde, beynin geri kalan yerine şunu söylüyor: “Denemeyi bırakma. İşin ucunda dopa (beynin başarı için salgıladığı hormon) var.” Araştırması kapsamında insanları MR makinesine sokan Cloninger, bazı insanlarda bu şalterin düzenli olarak açık olduğunu, bazılarında ise neredeyse hiç açık olmadığını gördü.

Bu nasıl oluyor? Cloninger şöyle diyor: “Çok sık ödül alarak büyüyen bir insan sebat etmeyi öğrenemez. Çünkü ödüller ortadan kaybolduğunda vazgeçiyorlar.”

Bu beni çok etkiledi. “Ödül bağımlısı” olmanın sadece lafta olduğunu sanırdım, ama birden oğlumun beynini sürekli ödül ihtiyacı duyan bir hormona göre kuruyor olabileceğimi fark ettim.

Peki çocuklarımızı övmeyi bırakmak nasıl bir şey olurdu? Ben buna iyi bir örnek olabilirim. Gerçek şu ki bunun çeşitli aşamaları var ve hepsi de oldukça incelikli bir çalışma gerektiriyor. İlk aşamada diğer ebeveynler çocuklarını övmekle meşgulken, ben de eski alışkanlığıma geri döndüm maalesef. Luke’un kendini eksik hissetmesini istemiyordum. Kendimi sosyal olarak içmeye devam eden eski bir alkolik gibi hissediyordum. Sosyal ortamlarda çocuğumu över olmuştum.

Sonra Dweck’in tavsiye ettiği spesifik övgüyü denemeye karar verdim. Luke’u övdüm ama “sürecini” övmeye özen gösterdim. Bunu söylemek yapmaktan daha kolaydı. 5 yaşında bir çocuğun zihninde ne tür süreçler oluşuyordu acaba? Her akşam yapması gereken matematik ödevi ve sesli okuması gereken bir kitabı vardı. Eğer konsantre olursa her biri yaklaşık beş dakikasını alıyordu. Ama dikkati çok kolay dağılıyordu. Ben de onu, hiç mola vermeden konsantre olabildiği için övdüm. Eğer talimtaları dikkatle dinlediyse, bunun için de övdüm. Futbol maçından sonra sadece “Harika oynadın” demek yerine, iyi pas attığı için övdüm. Eğer topu almak için çok çabalarsa, bu kez çabasını övdüm.

Tıpkı araştırmanın vadettiği gibi bu odaklanmış övgü, ertesi gün Luke’un uygulayabileceği stratejileri görmesine yardım etti. Övgünün bu yeni şeklinin belirgin bir şekilde ne kadar etkili olduğunu görmek olağanüstüydü.

Gerçeği itiraf etmem gerek: Yeni övgü rejiminde oğlum gayet iyi giderken, esas acı çeken kişi bendim. Böylece ailedeki gerçek övgü bağımlısının ben olduğum ortaya çıtı. Onu sadece belirli bir beceri ya da görev konusunda övmek, sanki diğer taraflarını göz ardı ediyorum ve takdir etmiyorum gibi hissettiriyordu. Onu evrensel “Harikasın, seninle gurur duyuyorum” şeklinde övmenin, ona olan koşulsuz sevgimi ifade etmemin bir yolu olduğunu fark ettim.

Övgülerde bulunmak, modern ebeveynliğin endişeleri için bir çeşit “her derde deva ilacı” gibi. Kahvaltıdan akşam yemeğine gördüğümüz çocuklarımıza, eve geldiğimizde listemizdeki çentikleri sıralamaya başlıyoruz. O birkaç saatlik zaman diliminde gün içinde söyleyemediğimiz şeyleri duymalarını istiyoruz: Biz hep arkandayız, senin için buradayız, sana inanıyoruz.

Ve benzer bir şekilde çocuklarımızı aşırı baskının olduğu ortamlara sokuyoruz, bulabileceğimiz en iyi okulları arıyoruz, sonra da bu ortamların yoğunluğunu hafifletmek için sürekli övgüyü kullanıyoruz. Onlardan çok şey bekliyoruz, ama beklentilerimizi parlak övgülerimizin arkasına saklıyoruz. Artık bu ikiyüzlülüğü çok açık görebiliyorum.

En sonunda, yani övgüyü bırakma çalışmalarımın son evresinde, oğluma zeki olduğunu söylemememin, kendi zekasıyla ilgili bir sonuca kendisinin varmasına izin vermek anlamına geldiğini fark ettim.

Övgüyle araya girmek, bir problem ödevinin cevabını çok erken söyleyivermeye benziyor. Sonucu kendisinin çıkarma fırsatını elinden alıyor.

Peki ya yanlış bir sonuca varırsa?

Bunu gerçekten ona bırabilir miyim? Hem de bu yaşta?

Ben hala endişeli bir ebeveynim. Bu yüzden bu sabah, okula giderken onu test ettim: “Tekrar söyle bakalım, bir şeye çok fazla kafa yorduğunda beynine ne oluyor?

“Büyüyor, tıpkı bir kas gibi,” diye cevap verdi, daha önce çok kez yaptığı gibi.

 

Bu yazı BÜMED MEÇ OKULLARI tarafından desteklenmektedir.

meclogo1

 

 

 

 

 

Kaynak: http://nymag.com/news/features/27840/

Yorum Yazın
En Yeni İçeriklerden Hemen Haberdar Ol
Egitimpedia.com'aGiriş Yapın

Egitimpedia Hesabı ile Giriş Yap

Egitimpedia Hesabı Oluşturmak için Tıklayın!