Haftanın Filmi: Coco

0
2793

Renkleri gözlerden silen örtülere karşın, gerçeğinden ayırt edilemeyecek denli güzel, nefesleri kesen bir portre… Kelimeleri susturan, anlamları boşaltan, şiirleri noktasız ve kalemleri kırık bırakan silgilere karşın mürekkeple dünyaya unutulmaz izler bırakan sonsuz bir cümle… Ve ezgilerin uzun soluğunu sessizlikle boğan çığlıklara karşın notaların şiirini gökyüzüne salan eşsiz bir şarkı… Tarih öyle gösteriyor ki güneş, ne kadar engellenmeye çalışılırsa çalışılsın yüreğinin tam ortasından gelen bir alevin gücüyle yanıyor ve bu nedenle hiçbir zaman balçıkla sıvanamıyor. Yetenek, içgüdüsel bir çağrının sesine kulak veriyor ve tüm karanlığa rağmen kâh bir resimde, kâh bir edebiyatta, kâh bir ezgide er ya da geç kendini görünür kılıyor. İşte böyle bir çağrının peşine düşüp uzun bir tarih yolculuğunda kendi geleceğinin parlayan yıldızını arıyor Miguel, büyük büyükannesi Coco’nun gizemli hikâyesinde.

Yönetmenliğini Lee Unkrich ve Adrian Molina’nın üstlendiği 2017 yapımlı film, müzikal animasyon türünde son zamanların en başarılı örneklerinden. Zengin görsel içeriği, eğlenceli müziklerle desteklenince ortaya çıkan eser, masalsı bir kurgunun hemen her sanatsal alana nasıl hitap edebileceğini de böylece gösteriyor. Nitekim Coco’nun merkezinde de sanat ve olmazsa olmazı yetenek yer alıyor. Peki, Miguel’in, tarihte yaptığı bu uzun soluklu yolculuk bize ne anlatmak istiyor?

Ölüler diyarına büyülü bir yolculuk

Meksika’nın Santa Cecilia topraklarına gideriz ilk olarak. Usta bir gitarist olan Héctor, kariyerinde başarılı adımlar attıktan sonra karısı Imelda Rivera ve küçük kızı Coco’yu bir gün müzik uğruna terk eder ve ayrılış, geride kalanların hayatından müziği de tamamıyla çıkarır. Ancak müziğin sesi, ailenin tarihinde bir defa yankılandıktan sonra bu çağrıyı durdurmak mümkün olmaz. Yıllar sonra ailenin en küçük üyesi, henüz on iki yaşındaki Miguel, büyükannesinin tüm yasaklamalarına rağmen müziğe duyduğu ilgi ve içindeki yeteneğin teşvikiyle gizliden gizliye gitar çalmayı öğrenir. Ne var ki bir gün suçüstü yakalanacağı sırada paniğe kapılıp yanlışlıkla büyük büyükannesi Coco’nun, anne ve babasından geriye kalan tek fotoğraf çerçevesini düşürüp kırar ve fotoğrafta dikkatini çeken ayrıntıyla beraber Miguel’in ölüler diyarına doğru büyülü yolculuğu başlar.

Yolculuğu özellikle tarihsel bir portre içinde sunan film, “ölüler diyarı”, “büyülü geçitler”, “çuha çiçeği” gibi motiflerle yerli masal ve efsane kültürünün başlıca unsurlarını taşıyor. Bu özelliğinin yanı sıra Meksika sokakları, bu coğrafyada kök bulan insanların yaşam biçimleri, giyimleri, günlük uğraşları, müzik ve sanatla olan ilişkileri, aile bağları gibi toplumsal ve geleneksel kültüre ait pek çok özgün rengi bulmak mümkün filmde. Ancak bu oldukça yerel doku içerisinde müzik gibi evrensel bir kavramı merkezine alan Coco, görünürde Miguel’in yüreğindeki çağrıyı dile getirirken özünde tüm çocukları, kendilerini tanımaya ve içlerindeki yeteneği keşfetmeye davet ediyor.

Özgünlük, bireyi tamamen kendisi yapan özelliktir.

Filmde ünlü müzisyen Ernesto de la Cruz’un “Şarkı söylemek zorundayım. Çünkü bu sadece benim içimde değil… Tamamıyla benim,” sözleri, sözünü ettiğimiz davetin ne anlama geldiğini de açıklar nitelikte. Nitekim yetenekler, eğitim ve öğrenim yoluyla sonradan edinilen sıfatlar değildir. Kişinin özünden ileri gelen ve kişiliğini tam olarak yansıtan “özel”likler ve “özgünlükler”dir. Dolayısıyla birey, hayatını bu özgünlükler üzerine inşa ettiğinde başarılı olması kaçınılmazdır. Ne var ki çoğu eğitim sisteminin dayattığı ilke, kişinin özel yetilerini göz önünde bulundurmaksızın her alanda eşit oranda başarı beklentisi taşır. Bu da bireyler arasında fiziksel ve psikolojik koşulların, kişisel ilgi ve becerilerin eşit seviyede değil, neredeyse aynı olmasını öngörür. Oysa farklılıklarla zenginleşen kültür dünyasında bireyler arasında böyle bir aynılık söz konusu değildir; dolayısıyla takdir edilmesi gereken, verilen sistem içerisinde, yalnız o sistemin dayattığı alanlarda gösterilen başarıdan ziyade bireyin özgünlüğü ile ortaya koyduğu üründür. Çünkü tıpkı Ernesto’nun şarkısında olduğu gibi bu özgünlük, bireyi tamamen kendisi yapan özelliktir.

“Kendi müziğinizin sesini duyana dek peşinden koşmaya devam edin!”

Kurgunun çıkış noktasında Miguel ve ailesi arasındaki çatışma yer alır. Miguel müziğin çağrısına uyarak ataları gibi ünlü bir müzisyen olmak isterken aile büyükleri, karşısındaki en büyük engeli teşkil eder. Tam burada hikâyeyi, Miguel’in gözlerinden izlemeye başlarız. Artık olaylara onun bakışıyla yaklaşır, onun yargı değerleriyle çözümler ve yeri gelince onunla birlikte ağlarız. Bu açıdan bir çocuk hassasiyetini ve yüreğini en saf, içten ve doğal hâliyle anlatan film, Miguel’in dilinden tüm yetişkinlere bir sesleniştir aynı zamanda. Gelişim sürecine göre çocukluktan ergenliğe geçiş döneminde bireyin özgün yetenekleri de sivrilmeye başlar. Ve bu yeteneklerin, yetişkinler dünyasında destek bulması, çocuğun özgüvenini yapılandırırken gelecek yaşantısında kendini gerçekleştirebilmesi için de bir anahtar niteliğindedir. Dolayısıyla bu süreçte çocuğa en yakın çevreyi oluşturan aile, aynı zamanda sonraki adımın ileri veya geri yönde olmasını etkileyecek en önemli unsurlardan biridir. Bu yüzden de aile, çocuğa kendini keşfetmesi için olanak tanımalıdır. Filmin sonunda her şeye rağmen pes etmeden hayallerini gerçekleştiren Miguel’in hikâyesi de yeteneklerini somut şekilde ortaya koyabilen bireyin ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.

Miguel, parmaklarını gitar tellerine her dokunduruşunda tüm çocuklara el uzatır ve seslenir: “İçinizdeki yetenek, sizi hiç ummadığınız bir geçmişten çağırıyor olabilir, yahut keşfedilmek üzere geleceğinizde gizlenmiştir. Yeter ki bu çağrıya kulak verin ve kendi müziğinizin sesini duyana dek peşinden koşmaya devam edin!”   

 

Rabia Elif Özcan

*Film, 11 yaş ve üzeri çocuklar ve aileleri için…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here