Haftanın Filmi: Kabakçığın Hayatı

1
4666

“İnsan mutluluktan da ağlar.”  Şu kısacık ömrümüze sığdırdığımız kocaman acılar da sineye çekilip, kendi zaman döngüsünde akıp giden hayata karışılabilir pekala ama içimizi yakan burukluğumuz da bir yanımızda hep kalır. Zamanla unuttuğumuz veya unuttuğumuzu sandığımız örselenmeler, zihnimizin arka raflarında, kalbimizin ta derinliklerinde bir gün küçücük bir tetiklenmeyle kendini göstermeye can atan bir hazıroluşlukla aslında hep orada beklerler. Yaşadığımız her türlü olumlu deneyim bizim tüm bu duygularla baş etme gücümüzü artırır, hayatın bir parçası olarak bize eşlik eden hüznünler de olgunlaştıkça daha kolay kabul edebilir hale gelir.

Senaryosunu Celine Sciamma’nın yazdığı, Claud Barras’ın yönetmenliğinde Fransa-İsviçre ortak yapımı olarak izleyici ile buluşan, ayrıca İsviçre’nin Oscar adayı olarak da yerini alan  Kabakçığın Hayatı/2017 (Ma Vie de Courgette), altmış altı dakikalık izlenmeye değer bir animasyon film. Fransız yazar Gilles Paris’in “Autobiographie d’une Courgette” isimli romanından uyarlama filmin; altmış altı dakika olması, yetişkinlerin çirkin, sevimsiz dünyasını benim gözümde şeytan ile özdeşletirse de yönetmenin elbette bu şekilde düşündüğünü sanmıyorum. Filmi izlerken, bir yandan daha çocuk yaşta paramparça olan hayatların dram üstüne dram ajitasyonu yapılmadan, umut ve sevgi dolu detaylarla işlendiğini düşünürken; diğer yandan neden böyle olmak zorundaydı dedirten bazı aktarımlar da kafamızı kurcalamıyor değil. Yine de “Rüzgar Bizi Taşıyacak” şarkısıyla birlikte akıp giden filmin künyesine bakarken iyi ki izlemişim dedirten bir lezzeti de bize yaşatıyor.

1454_e780x420Çocukların bakış açısından yaşanan duyguların verilmeye çalışıldığı filmde; asıl adı Kabak olmayan fakat kaybettiği annesinin kendisine bu şekilde seslenmesi ile bu ismi kullanan Kabak ve istismar ve/veya ihmal edilen diğer çocukların bir yetiştirme yurdunda (yetimhanede), herşeye rağmen sevgiyi, güveni, dayanışmayı, umudu öğrenerek yeniden hayata tutunma çabalarını görüyoruz. Bir şekilde oraya getirilen her bir çocuğun (bir kısmı ergen olmak üzere olan) avuçlarının içinde taşıdıkları demir leblebi artıklarını düşünürken; “Toplum ve ebeveynler olarak biz, hepimiz, bizim kötülüklerimizin hiçbirisi ile damgalanmamış bu masum çocukları nasıl oluyor da bu hale getirebiliyoruz?” diye sormadan da edemiyoruz.

Alkol bağımlısı diyebileceğimiz annesi tarafından ihmal edilen ve fiziksel şiddete maruz kalan,  babasını ise sadece yaptığı uçurtması ile gördüğümüz kadarıyla tanıyabildiğimiz Kabak;  annesini de kaybettikten sonra bir polis memuru tarafından bilgileri alınarak yetiştirme yurduna teslim ediliyor. Burada ailesi tarafından cinsel istismara uğramış, anne ve babası uyuşturucu bağımlısı olan, babası katil olan, hırsız olan vb. hikayelerle oraya gelen çocuklar, bir yurt içinde hayata hazırlanmaya çalışılıyor. Simon karakteri aracılığıyla şiddete maruz kalan çocukların davranışlarının bundan nasıl etkinlendiğini bariz bir şekilde görürken yine cinsel istismara uğrayan bir kız karakterin nasıl saçları ile tek gözünü kapatarak dünyayı görmek istemediğini ve kendisini göstermek istemediği zamanlara da tanık oluyoruz. Filmin beni en çok etkileyen iki sahnesinden bir tanesi, henüz on yaşında olan bir karakterin, yetimhanenin bahçesinde Kafka’nın “Dönüşüm” isimli kitabını okuması ve acılarıyla baş etmeye çalışması. Yine kendisini resim yoluyla ifade eden Kabak’ın da yetimhaneye yerleşirken babası için yaptığı uçurtma ve annesinin sürekli içtiği biralardan bir boş bira kutusunu yanında taşıyarak özlemle/özenle/sevgiyle çekmecesine yerleştirmesi de içimizi cız ettiriyor.

0118Yazımın başında kafamızı kurcalayan bazı durumlar olduğunu söylemiştim. Arkadaşlık ve dayanışma ile şiddeti doğuran şiddeti bile Simon karakteri aracılığı ile aşabileceğimizi gösteren film, hali hazırda kimsesiz ve yalnız olan çocukların kurum içerisinde sevgi ve şefkat görmelerine rağmen toplumdan uzaklaştırılarak, sınırlı alanlarda sınırlı aktivitelerle hayatlarına devam etmek durumunda bırakılmaları, dezavantajlı başladıkları yaşamlarına “buyrun bu da sizin son cezanız olsun” der gibi tuz biber ekiyor. Kabak’ı yurda bırakan polis memurunun onunla kurduğu sevgi ve güven ilişkisi ve sonrasında koruyucu aile olarak en azından iki çocuğu mutluluktan ağlatması (bir tanesi öz teyzesi olmasına rağmen onun yanlış yaklaşımları sebebiyle kendisine verilmiyor) elbette bizleri duygulandırıyor ama bu kişinin de bir polis memuru rolündeki kişi olarak seçilmesi bir yandan da “ilginç” dedirtiyor.

2013504-469980247Yine hafta sonu için gittikleri kayak merkezinde kendi eğlencelerini kendi başlarına yapmaları, diğer çocuklarla yani gerçek hayatla iletişime geçmeleri için fırsat oluşturulmaması, annesi olan çocuklara nasıl iç geçirerek baktıklarını gördüğümüzde onlardan birisiyle olan küçücük temasları, filmde çocukların korunaklı koşularda bile yaşadıkları sorunlara örnek olarak verilebilir. Her şeye rağmen bu çocuklarn hayatlarındaki umut; bir annenin hırsızlıkla suçladığı bir çocuğa; bizzat bu annenin çocuğunun çalındığı iddia edilen kayak gözlüğünü annesinden gizleyerek vermesi ile sevgiyle tebessüm ediyor.

Az çok hepimizde derin yaralar bırakan travmalarımız elbette anne-baba-eğitimci veya birer yetişkin olarak hepimizi farklı biçimlerde etkiliyor. Ancak narin ve kırılgan olan çocuklara, toplumsal ve kişisel travmalarımızın yüklerini aktarmamak için azami bir dikkat sarf etmeliyiz. Kendi çocuklarımız için gösterdiğimiz sorumluluk dikkat ve özenin aynısını diğer ve özellikle de “kurban” çocuklar için göstermemiz sadece bencilliğin aşılması anlamını değil kendi çocuğumuzun ilerde diğer tüm çocukların yer  alacağı bir toplumda yaşayacağı gerçeğini fark etme anlamını da taşıyacaktır. Tüm çocuklar gülsün….

 

Fethiye Şenel

 

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here