TRENDLER

Her Gün Tek Başımıza Sessiz Vakit Geçirmemiz Neden Önemli?

Görüntülenme 746

0
Her Gün Tek Başımıza Sessiz Vakit Geçirmemiz Neden Önemli?

Harvard Üniversitesi’nden emekli bir biyoloji profesörü ve doğa bilimcisi olan E.O. Wilson, 2016 yılında Half-Earth: Our Planet’s Fight for Life (Yarı-Dünya: Gezegenimizin Yaşam Mücadelesi) adlı kitabını yayınladı. Wilson kitabında, dünya yüzeyinin yarısının “koruma alanı” olarak belirlenmesi ve korunmasını öneriyordu. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’na göre, 1970’den bu yana insanlar ormanların ve deniz ekosisteminin yüzde 30’undan fazlasını yok etti. Bu yıkım; nüfus artışının, maddi zenginliğe ve konfora karşı artan isteğin ve bunlara bağlı olarak oluşan enerji ihtiyacının istenmeyen bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yıkımı tetikleyici faktörler arasında kapitalizmin acımasız ve kaçınılmaz varlığı ve kimi bireylerin kişisel servetlerini artırma konusundaki güçlü arzusu da bulunuyordu. Wilson’ın önerisini gerçekleştirmek zor olabilir, ancak doğal çevremizin ve onu tehdit eden güçlerin önemini ortaya koyduğu da yadsınamaz bir gerçek. 

İç benliklerimizin, bağlı olduğumuz dünya tarafından yok edilmesi ise görece daha yeni ve henüz tam olarak farkına varmadığımız bir olay. Yavaşlığı, hayallere ve düşüncelere ayırdığımız vakti, mahremiyeti ve yalnızlığı, sessizliği ve dışsal bir uyarıcı olmadan on beş dakika boyunca sandalyede sessizce oturma becerimizi hızlıca ve hiç farkında olmadan kaybettik. Yüz elli yıl önce telefon yoktu. Elli yıl önce internet yoktu. Yirmi beş yıl önceyse Google yoktu. 

Durum çok vahim. Küresel ısınmada olduğu gibi bu konuda da geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olabiliriz. Farkında olmadan kendimizi kaybediyoruz. Kim olduğumuzu ve neye önem verdiğimizi bilme yetimizi kaybediyoruz. “Kablolu” dünyanın hızı, gürültüsü ve yapay “aciliyeti” tarafından sürekli olarak yönlendirilen; dikkatsiz ve tepkisel olarak hareket eden değersiz kimselere dönüştüğümüz küresel bir makine yaratıyoruz. 

Peki ne yapabiliriz? Bireyler ve toplum olarak yeni bir zihin alışkanlığı oluşturmamız gerekiyor. Hareketsizliğe, mahremiyete, yalnızlığa, yavaşlığa ve içgözleme değer veren ve bunları koruyan; iç benliğe saygı duyan; herhangi bir zaman kısıtlaması olmaksızın kendi zihnimize doğru yolculuğa çıkmamıza izin veren yeni bir zihinsel tutuma ihtiyacımız var.

Wilson’ın önerisi oldukça cesur ve ben de benzer şekilde cesur bir teklifte bulunmak istiyorum: Zihnimizin yarısını sessizliğe ve düşünmeye ayıracak şekilde tasarlayalım ve koruyalım. Aksi takdirde, iç benliğimizi ve yaratıcılık kapasitemizi yok edeceğiz. Gün içinde farklı anlar, dış dünyadan bağımsız olarak derin düşünmeye ve hareketsizliğe ayrılabilir.

Peki, bunu nasıl yapabiliriz? Bundan yirmi yıl önce, lise öğretmenliği yapan bir arkadaşım öğrencileriyle yeni bir şey denemeye başladı. Her dersin başında zil çalıyor ve öğrencilerinden dört dakika boyunca sessiz kalmalarını istiyordu. Bu yeni alışkanlığı şu şekilde açıklamıştı, “Öğrencilerime okul günlerimizin çok hızlı ve gürültülü geçtiğini hissettiğimi; sessizliğin bir önceki dersi geride bırakmamıza ve şimdiki derse hazırlanmamıza yardımcı olabileceğini belirttim. Sessizlik, zihnimizi boşaltmamız için iyi bir fırsattı. Onlara hem içsel hem de dışsal bir hareketsizliği hedeflediğimizi söyledim.” Sonuçlar mucizeviydi. Hem arkadaşım hem de öğrencileri bu sayede daha sakin ve dengeli olmayı başardılar.

Son yıllarda, ilk ve orta dereceli okullarda sessizlik ve meditasyon saatleri uygulamasını başlatmak için Mindful Schools ve Mindful Education gibi çok sayıda kuruluş oluşturuldu. Örneğin, zihin-beden eğitimcisi Stacy Sims, 2015 yılında Mindful Music Moments adlı bir program başlattı. Program gereği, öğrenciler sabahları dört dakika klasik müzik dinliyorlar – bu uygulama Massachusetts’teki arkadaşımın fikrine benziyor. Mindful Music Moments şu anda, 65 tane K-12 okulunda, kamplarda ve sosyal hizmet kuruluşlarında faaliyet gösteriyor.

Yeni zihin alışkanlıkları geliştirmek için, farklı gruplar farklı yöntemler kullanmalılar. Kapsamlı çözümlerden ziyade başlangıç adımları olarak görülmesi gereken bazı önerilerim var:

• K-12 öğrencileri ders günü içinde on dakikalık bir sessizlik molası verebilirler. Bu süre boyunca, öğrenciler düşüncelerini defterlerine sessizce yazabilirler. Her okulun kültürü farklıdır, bu nedenle sessizlik molasının nasıl uygulanacağına okulların karar vermesi en doğru yöntem olacaktır.

• Okuldaki akademik bölümler tarafından üniversite öğrencileri için “yoğun içgözlem” dersleri oluşturulabilir. Öğrencilerden her dönem bu derslerden en az birini almaları beklenir. Yoğun içgözlem dersleri, bölümün kendi konusunu temel alsa da – örneğin, tarih ya da kimya – daha az okuma ve ödev yüküne sahip olacak; öğrencileri, öğrendikleri üzerine düşünmek ve bunları yaşamları ve hedefleriyle ilişkilendirmek için kalan boş zamanlarını kullanmaya teşvik edecektir. 

İş yerlerinde ise çalışanların her gün yarım saat meditasyon yapmasını, düşünmesini veya yalnızca sessizce oturmasını sağlayan ve teşvik eden sessiz bir oda ya da benzeri bir alan tahsis edilebilir. Bu alanda akıllı telefon ve bilgisayarlara izin verilmez. Bu sessizlik molası öğle yemeği molasının bir parçası olmaz.

• Aileler akşamları bir saat – mesela akşam yemeği sırasında – tüm telefonları, akıllı telefonları, bilgisayarları ve diğer cihazları kapatabilirler. Akşam yemeği, sakin sohbetlerin edildiği bir zaman dilimi olmalı. 

• Bireyler gün içinde zamanlarını nasıl geçirdikleri üstüne iyice düşünmeli ve herhangi bir cihazın refakati olmaksızın yürüyüşe çıkmak, kitap okumak veya sadece sessizce oturmak gibi kablolu dünyadan uzak etkinliklere yarım saatlerini ayıracak şekilde alışkanlıklar geliştirmeye çalışmalılar.

• Bir bütün olarak toplum için ise, dijital cihazların yasak olduğu ekransız kamusal alanlar oluşturulmalı ve iş yerlerinde çalışanlara her gün yarım saat sessizlik molası hakkı tanıyan yeni iş kanunları tasarlanmalı.

“Kablolu” dünyaya karşı yeni bir zihin alışkanlığı geliştirebileceğimize inanıyorum, ancak bu zaman alacak. İlk önce tehlikenin farkına varmamız gerekiyor. Özellikle genç insanlar, kablolu dünyaya olan bağımlılıkları için iç benliklerini korumak pahasına sorumluluk almalılar. Ancak, bu dünyayı yaratan bizlerin daha fazla sorumluluk alması gerekmez mi? Bizler de kurbanız, ama aynı zamanda failiz. Çocuklarımıza düşünmenin değer verildiği ve desteklendiği bir dünya borçlu değil miyiz? Bunu kendimize de borçlu değil miyiz?  

Zihin alışkanlıklarımızı değiştirmek zor olsa da, imkansız değil. Biraz kararlılıkla, her birimiz günde yarım saatimizi boş vakte dönüştürebiliriz. Bunu yapabilirsek kendimize bir hediye vermiş olacağız. Ruhumuza bir armağan… O sessiz, fısıldayan sese bir saygı duruşu. Kablolu dünyanın kafesinden kurtuluş. Bu, özgürlük. Yıllar önce, okuldan eve ağaçlar arasından yürürken, tozlu yolda yavaşça hareket eden kaplumbağaları takip ederdim. Sığlıklardaki kurbağa yavrularını ve rüzgarda esen su otlarını saatlerce izlerdim. Özgürdüm. O dünyaya geri dönemeyiz, dönmek istemiyor da olabiliriz, ama bugünkü dünyamızda o zamanki alanın bir kısmını yaratabiliriz. Kendi zihnimizde bir “koruma alanı” oluşturabiliriz.

 

Çeviri: Zeynep Topal

Kaynak: https://ideas.ted.com/why-we-owe-it-to-ourselves-to-spend-quiet-time-alone-every-day/?utm_medium=referral&utm_term=social-science&utm_campaign=social&utm_source=facebook.com&utm_content=ideas-blog&fbclid=IwAR0dgllwkgr6YKdciqwxWE0sYRcS59FUxEYHFb1_NT2N6p8d4Y3j5hxGuoo&fbclid=IwAR3neeLyR-VMylNsubVsTHChDVtTD_M-1qcDINXwnbZPq6TbkaDcf-3hQIY

Yorum Yazın
En Yeni İçeriklerden Hemen Haberdar Ol
Egitimpedia.com'aGiriş Yapın

Egitimpedia Hesabı ile Giriş Yap

Egitimpedia Hesabı Oluşturmak için Tıklayın!