İçedönük Bir Çocukluktan Manzaralar

0
429

Anne-babamın evindeki tozlu eski kutulara dalıp çocukluk anılarımın arasında kaybolduğum bir gün, yaklaşık 6 yaşıma ait karnemi buldum. Her şeyden mükemmel notlar almıştım; “sözlü katılım” hariç. Karne görüşü bölümünde is öğretmen şöyle yazmıştı: “Kelly, sınıfımızın sessiz ve eğlenceli bir kızı.”

Bunu okuyunca kıkırdadım. Elimde, içedönüklüğümün daha iki basamaklı yaşlara gelmeden önce bile gayet belirgin olduğuna dair bir kanıt vardı.

Altı yaşındaki Kelly’nin en çok duyduğu sözler; “yüksek sesle konuş”, “git diğer çocuklarla oyna”, “başını kitabından kaldır” ve “utanma” olurdu. Ama aslında utangaç değildi. Sadece düşüncelerini herkesin önünde paylaşmadan önce onları “işlemden geçirmeye” ihtiyaç duyardı.

Günümüzde halen pek çok çocuğun yaşadığı gibi, Küçük Kelly’nin içedönük bir karakter olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Çevresinde oluşan sosyal yapıları anlamaya ve bunların, kendi içinde hissettikleriyle nasıl uyuşabileceklerini çözmeye çalışırdı. Bazen uyuşmazlardı. Küçük kız dinlemek, gözlemlemek ve işini sessiz ve yalnız bir şekilde yapmak isterdi. Genellikle soruların cevaplarını bilirdi ama bunları dışa vurma ihtiyacı hissetmezdi. Sınıfta, konuşmaya neden bu kadar değer verildiğini hiç anlayamazdı.

Nijerya’nın önde gelen seslerinden yazar Chimanda Ngozi Adichie, Amerikana isimli kitabında şöyle diyor:

“Sınıf katılımı öğrencilerin sadece konuşup durmasına, sınıfta geçen zamanın bildik, içi boş ve bazen anlamsız sözcüklerle boşa harcanmasına sebep olurdu. Belli ki Amerikalılara daha ilkokuldan itibaren, ne olursa olsun, sınıfta her zaman bir şeyler söylemesi öğretiliyordu.”

Sınıf katılımı oyunu kurallarına göre oynamayı öğrenmek gibi bir şeydi. Benim gibi sessiz bir çocuğun öğrendiği tek şeyse iyi not almak için bazen konuşmak gerektiğiydi. Sonuçta belki de bu yararlı bir dersti. İçedönük ve aşırı hassas bir kişilik olarak yetişkinken bile çok kez “oyunu kuralına göre oynama” işiyle uğraşıyorum. Hiç hoşlanamasam bile havadan sudan nasıl sohbet edilmesi gerektiğini öğrendim artık. Evde kalmayı tercih etsem bile bazen partilere ve toplantılara katılmam gerektiğini öğrendim. Sosyal ve mesleki yükümlülüklerimi yerine getirebilmek için kendimi bitkin ve yıpranmış hissetsem bile bazen daha sosyal ve dışadönük olmak için kendimi zorlamam gerekiyor. 

Beşinci sınıftayken öğretmenime, teneffüste içeride kalıp kitap okuyup okuyamayacağımı sorduğumu hatırlıyorum. Etrafım boş sıralarla çevirli bir şekilde tek başıma sınıfta oturmuş ve diğer çocuklar bahçede oyun oynarken büyük bir keyifle kitap okumuştum. Başka insanların yanında olmanın getirdiği baskıya ve aşırı uyarılmaya verilen kısa bir araydı bu benim için. Hayal meyal hatırladığım kadarıyla öğretmenimin bana, “küçük içedönük” derdi. Oysa bunun ne anlama geldiğini bilmezdim bile.

O zamanlar yaptığım şeyin garip olduğunu düşünmezdim. Bana göre esas garip olan diğer çocuklardı.

Altıncı sınıftayken bir tekerlekli paten alanına yaptığımız geziyi hatırlıyorum. Gitmek istememiştim. Teneffüsün yarattığı sosyal strese benzer bir şeye katlanmak zorunda kalacağımı hissetmiştim. Hem de bu kez tekerlek üzerinde! Annem, geziye katılmamamı ve okulda kalmamı rica ettiği bir not göndermişti öğretmenime. Bütün günü rehberlik odasında, eski Mısır hiyeroglifleriyle ilgili (ki bu konuya takıntılı bir ilgi duyardım) kitaplar okuyarak geçirmiştim. Odaya her girdiğinde neden orada olduğumu soran diğer öğretmenleri ve benim onlara sürekli paten sahasına gitmek yerine okulda kalmak ve kitap okumak istediğimi açıkladığımı çok net hatırlıyorum. Bana çok garip baktıklarını da.

Bu hikayeler yüzünden fiziksel aktiviteden hiç hoşlanmadığımı düşünmüş olabilirsiniz. Çok küçük yaştan itibaren çok fazla spor yaptım, özellikle basketbol ve beyzbol. Liseye başladığımda ve spor daha ciddi bir hal aldığında, basketbol kariyerimin sonu gelmişti. Aşırı uyarılmaya açık olmam ve özgüven eksikliğim yüzünden karakterim buna el vermiyordu.

Basketbol antrenörümün bize, oyuncuların sürekli “topu istiyorum” diye düşünmesi gerektiğini söylediğini hatırlıyorum.

Ben asla topu istemedim.

Bir basketbol maçında o kadar çok şey oluyor ki, bu benim için aşırı yorucu. Hızlı kararlar alma konusunda iyi değildim, çünkü ben her şeyi analiz eder, sorgular ve hakkında fikir yürütmeye çalışırdım. Sorun, fiziksel olarak diğer kızlar gibi performans gösterememem değildi. Yanlış hamleleri yapacağımdan ve takım arkadaşlarımı ve antrenörümü hayal kırıklığına uğratacağımda korkardım. En sonunda spor tercihim tenis oldu. Tenisi çok canlandırıcı ve estetik bulurdum.

Bir yetişkin olarak çocukluğumdaki içedönüklüğüm üzerine düşünmeyi çok aydınlatıcı (ve eğlenceli) buluyorum. Sanki bu, büyüdüğümde nasıl biri olacağıma dair ipuçlarını su yüzüne çıkarmak gibi.

Çocuklar genellikle içedönük olduklarını fark etme ve bunun kabul edilebilir bir şey olduğu bilgisine ya da farkındalığına sahip olmazlar. İçedönük mizaçlarını kabul etmeleri için kendilerine gerekli alan verilen çocukların özgüveni daha fazla, özsaygısı daha kuvvetli olur. Bu çocuklar ilgi alanlarını ve tutkularını keşfetme konusunda da daha özgür olurlar. Nasıl biri oldukları konusunda kötü hissetmeleri ya da farklı olmayı istemeleri gerekmez.

Çocukluğuma ait hatırladığım en sevdiğim anılarımdan biri, annemin ön bahçedeki gül bahçesinde oynamaktı. Hortumu bitkilerin etrafındaki toprağın üzerinde açık bırakırdı ve ben akan suyu yönlendirerek küçük nehirler oymak ve barajlar kurmak için dalları ve çakıl taşlarını kullanırdım. Bunu saatlerce yapabilirdim. Sadece ben ve benim düşüncelerim. Ve bundan daha mutlu olamazdım.

Bir içedönük olduğumu bilmemek zaman zaman büyüme sancılarına neden olsa da, bugün sessizliğe ve yalnızlığa duyduğum sevgiye minettarım.

 

Kaynak: http://www.quietrev.com/scenes-from-an-introverted-childhood/?utm_sq=fi59aaggux&utm_medium=social&utm_source=twitter.com&utm_campaign=qr+tw

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here