Klasik Ders Anlatımı Öğrencileri Uyuturken Neden Hala Bu Yöntem Kullanılıyor?

0
2.181 views

Ders anlatmak, öğrencinin zihnine dokunmadan, öğretmenin not defterinden öğrencinin not defterine bilgi aktarmanın en iyi yoludur.

— George Leonard

Gary Larsen’ın en sevdiğim karikatürlerinden birinde bir grup ineği bir çayırda otlarken görürüz. Birden ineklerden biri başını kaldırıp, şaşkınlık ve tiksintiyle, “Hey bir dakika. Ot bu! Ot yiyormuşuz biz!” der.

the-far-side-by-gary-larson-3-23-hey-wait-a-2526411

Karikatürdeki bu “ot anını”, hiç eleştirmeden kabul ettiğimiz (ve çevremizdekilerin de kabul ettiği) şeyi sorgulamamıza sebep olan bir ani bakış açısı değişikliği olarak tanımlıyorum. Yakın bir zaman önce dünyanın en prestijli üniversitelerinden birindeki bir sınıfta, bir sosyal bilimler dersini ziyaret ettiğimde benzer bir an yaşamıştım. Dersi, alanında seçkin bir akademisyen veriyordu ve oldukça akıcı ve hoş bir anlatımı vardı.

Yine de, (a) derse yazılmış olan öğrencilerin üçte biri derse katılmaya zahmet bile etmemişti, (b) gelenlerin çoğu dersi laptop’larında başka şeyler yaparak geçirmişlerdi ve (c) dersi dikkatle dinleyen öğrencilerin çoğu sadece profesörün PowerPoint sunumunu olduğu gibi kopyalamıştı. (Yeni bir slayt demek, tekrar yazmaya başlamak demekti).

Bense bu sunumun içeriğine büyük bir ilgi duyuyordum, ama birden dikkatimin konunun nasıl öğretildiğine kaydığını fark ettim. Yıllardır ders anlatmaya aşırı bağımlılığı eleştiriyorum. Ancak o gün gördüklerim, uzun süredir şüpheyle yaklaştığım ders anlatımını daha da yoğun eleştirmeme sebep oldu. Bu, öğretmenin sınıfın önünde konuştuğu ve öğrencilerin sessizce oturarak (görünürde) dinlediği düzenlemenin, amacı öğrenmeyi teşvik etmek olan bir kurumda merkezi bir rol oynaması gerektiğini neden düşünüyoruz ki?

Bu tür şüheleri olan tek gözlemci ben değilim elbette. Hatta doğa bilimleri alanında birkaç yıldır süregelen ilginç bir hareketle, öğrencileri daha iyi yollarla eğitmeye ve özellikle standart ders anlatımına dayalı derslere alternatifler yaratmaya çalışıyorlar. Kimya dersleri için geliştirilen rehberli araştırma yaklaşımından, Massachusetts Teknoloji Enstitüsündeki (MIT) fiziğe giriş derslerinde yaparak, interaktif, işbirliğine dayalı öğrenmeye odaklanan daha küçük sınıflarla ve daha pek çok örnekle yüksek eğitimde “otur ve dinle” yaklaşımına meydan okunuyor.

Aslında bunlar ve benzer girişimler on yıl önce şekillenmeye başladı. British Columbia Üniversitesi’nin Nobel ödüllü akademisyeni Carl Wieman’ın “Neden Bilim Eğitimi İçin Bilimsel Bir Yaklaşım Denemiyoruz?” isimli etkileyici makalesi önemli bir mihenk taşıdır. Ancak garip bir şekilde bu tür çabalar neredeyse sadece bilim dersleriyle sınırlı kaldı. Oysa bilginin pasif bir şekilde alımı yerine fikirlerin aktif bir şekilde yorumlanması, beşeri ve sosyal bilimler alanlarında da en az bilimde olduğu kadar önemli.

Dahası Wieman’ın gözlemlerine göre fizik ve kimyada bile sadece sınıfların küçük bir kısmı öncelikli olarak anlatarak ders yapmaya bel bağlamaktan uzaklaştı. “Okullar, bir şeyler öğretmenin daha iyi ve daha kötü yolları olduğunu henüz kabul etmiş değil. Durum bu olunca, bir fakülte üyesinin öğretme şeklini değiştirmeye ve bunun etkinliğini ölçmeye zaman ayırması ceza almasına bile sebep olabilir,” diyor Wieman.

***

Wieman’ın makalesi, geleneksel yöntemle ders anlatan eğitimcilere bunun etkilerini soruyor: Bilimsel araştırmalar ders anlatımının öğrencilerin bilgiyi özümsemesi ve anlaması için çok etkili bir yol olmadığını söylerken, derslerinizde hâlâ ders anlatımını kullanmayı nasıl savunuyorsunuz?

Bu konudaki belki de en kapsamlı bilimsel kanıt incelemesi Donald A. Bligh tarafından “Ders Anlatımı Ne İşe Yarıyor?” isimli kitapta yapıldı. İlk kez 1971 yılında yazılan kitap yeni bilimsel referanslarla 2000 yılında tekrar güncellendi.

Bligh kitabında çoğunlukla eğitimcilere ders anlatımlarını geliştirmelerini tavsiye ediyor. Bu önerilerden en önemlilerinden biri de bir kere de 20 ya da 30 dakikadan daha fazla konuşmamak. Ancak Bligh’ın kitabının ilk bölümü standart ders anlatımına yönelik eleştirilerle dolu. Bligh’a göre eğer amaç özellikle düşünmeyi teşvik etmekse, ders anlatımı ne kadar yüksek bir beceriyle yapılırsa yapılsın, elimizdeki bilimsel araştırmalar bunun değeriyle ilgili ciddi şüpheler uyandırıyor.

“Standart ders anlatımına ve onun çok amaçlı yöntem olarak sürekli kullanımına duyulan aşırı güven, bilimsel araştırmaların ışığında meşruiyetini yitirmiştir,” diyor Bligh. “Öğrencilerin ders anlatımları sırasında düşünmeleri mümkündür elbette,” diye kabul ediyor Bligh, “ancak sürekli açıklama yapmaya ve anlatmaya dayalı geleneksel tarz, öğrencilerde düşünmeyi teşvik etme hedefini tam anlamıyla karşılamamaktadır.”

Anlatıma dayalı geleneksel derslerin etkinliğini sorgulamak öğretmenlerin öğrencilerden daha çok şey bildiğini yadsımak anlamına gelmiyor. Bunun yerine, daha fazla bilgi sahibi olan kişiyi, daha az bilgi sahibi olanlar karşısında konuşturmanın, daha az bilgi sahibi olanların bilgiyi mutlaka özümsemesine sebep olacağı anlamına gelmediğini iddia ediyor. Üstelik amacınız öğrencilerin bilgiyi özümsemesini sağlamaksa, onları karşınıza oturtup sizi dinlemelerini sağlayarak buna ulaşmanız daha az mümkün. Çünkü bizler içine bilgi boşaltılan boş kaplar değiliz; bizler bir şeylerden aktif bir şekilde anlam yaratırız.

Öğrenci pedagojisiyle ilgili yazılmış en sevdiğimi kitaplardan biri olan Donald Finkel’ın “Ağzını Açmadan Öğretmek” isimli kitabında bile “öğretmenler asla konuşmamalıdır” denmiyor. Amaç sadece bilgiyi aktarmaksa standart ders anlatımı belli bir rol oynuyor muhtemelen. Özellikle de bu bilgi öğrenciler tarafından keşfedilemez (ya da okunamazken). Aynı şekilde bir ya da iki gün süren mesleki gelişim etkinlikleri ve konferansları gibi ders dışı ortamlardaki standart ders anlatımları konusunda da yapılması gerekenler var.

İşte size bir numaralı kural: Öğretmen ve öğrencilerin birlikte geçirdikleri süre ne kadar uzunsa, öğretmen oransal olarak daha az konuşmalı.

Peki başka? Bu, konu ve sınıf büyüklüğü gibi değişkenlere bağlıdır. Ama genel olarak şu olasılıklardan bahsedebiliriz:

* Toplam ders saatlerinin büyük bir bölümünü tartışmalara ayırın. Eğer bunun her zaman çok üretken olduğunu düşünmüyorsanız, sorun bu tür sohbetlerin nasıl daha iyi desteklenebileceği sorunudur, öğrencilerin pasif bir şekilde dinleyerek daha uzun zaman geçirmeleri için bir bahane değil.

* Eğer öğrencilerin uzmanlaşması gereken belli bir bilgi varsa, bunun çoğunu dersler arasındaki okumalarla ve hatta dersler sırasındaki kısa okumalarla sağlayın. Dersler sırasındaki kısa okumalar herkesin okuduğunu garanti ettiği gibi bilgi henüz öğrencilerin zihninde tazeyken üzerine tartışmalarını sağlar. PowerPoint sunumlarına fazla bel bağlayan eğitmenler aslında dersleri boşa harcadıklarının kanıtını sunar gibidirler. İletmek istedikleri bilgi zaten yazılı bir formdadır ve kolaylıkla öğrencilere önceden iletilebilir. Bu sayaede konu hakkında düşünmek ve birlikte konuşmak için öğrencilere ait olan ders zamanını boşaltırlar.

* Ders anlatımı, gerçek öğrenmenin gerçekleştiği interaktif faaliyetleri özetlemek amacıyla zaman zaman ve kısaca kullanılabilir. Örneğin öğrencilere derin sorular sorun ki böylece (a) bir süreliğine sessiz kalıp düşünebilsinler, (b) birkaç dakika çiftler ya da küçük gruplar halinde tartışabilsinler ya da (c) yazarak düşüncelerini yansıtabilsinler. Burada amaç öğrencilerin aktif bir şekilde katılımını sağlamak için fırsatlar yaratmaktır.

* Öğrencilerin okudukları ve dinledikleriyle ve aynı zamanda gözlemleriyle (Neyi fark ediyorsun?) ilgili sorular çıkarın. Böylece sadece sizinkileri dinlemek yerine kendi bağlantılarını kurabilir ve ayırımlarını yapabilirler. Bu öneri her alan ve yaş için geçerlidir.

Peki bu öneriler verimli ve uygulanabilirse neden rutin bir şekilde kullanımıyorlar? Bunun cevaplarından biri ne yazık ki ve üzücü bir şeklide gelenek. Ders anlatmak eğitmenlerin bildiği bir şey. Şüphesiz ki bu, kendi aldıkları eğitimde de merkezi bir rol oynadı. Ve bu maalesef öğrencilerin de beklediği şey. Bu da yolu hayli zorlaştırıyor.

Ayrıca hiç durmadan ders anlatmak ön planda olmayı, ilginin merkezinde olmayı ve olan biteni kontrol etmeyi seven insanlar için (her ne kadar konuşmacı öğrencilerin kafasında olup bitenleri asla gerçekten kontrol edemese de) oldukça çekici bir şey.

Dahası ders anlatmak, öğrenmeyi teşvik eden bir ortam yaratmaktan hâlâ çok daha kolay. Çünkü bu aynı zamanda pedagoji bilmeyi ve öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini anlamayı da içeriyor. Dürüst olmak gerekirse bu, eğitimciler arasında çok nadir görülen bir durum. Tanınmış ve büyük bir filozof ya da kimyacı olabilirsiniz ama eğitimle ilgili tek bildiğiniz şey sadece ders anlatmak olabilir. Aksine gerçek bir eğitimci, ders anlatmaktan başka şeyler yapmayı bilmekle kalmaz, bu farklı yöntemlerin neden gerekli olduğunu da anlar. Çünkü eğitim bir müfredatı kapsamaktan çok fikirleri keşfetmekle ilgilidir.

Sadece ders anlatmanın neden anlamlı olmadığını fark etmek için bilimsel araştırmaları okumak yapabileceklerinizden sadece biri. Bir diğeri ise bir üniversite amfisinde en arka sıralara oturup sayısız öğrencinin Facebook sayfalarını güncellediğini ya da ayakkabı alışverişi yaptığını izlemek.

 

Alfie Kohn

Kaynak: https://www.washingtonpost.com/news/answer-sheet/wp/2017/07/11/it-puts-kids-to-sleep-but-teachers-keep-lecturing-anyway-heres-what-to-do-about-it/?utm_term=.523c0abe6242

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER