Öğretmen-Öğrenci İlişkisinin Öğrenmeyi Artıran Gücü

0
2185

İlkokul öğrencilerine en iyi eğitimin nasıl verileceğini inceleyen; biri şu sıralar popüler bir trend olan “küme modeli” üzerine, diğeri ise çok daha nadir uygulanan “döngü modeli” ile ilgili olan iki araştırma, ilk bakışta garip isimleri olmasının dışında birbiriyle pek de alakalı gözükmüyor.

Küme modeli, öğretmenlerin matematik ya da İngilizce gibi belli bir alanda uzmanlaşması ve öğrencilerin de her farklı ders için öğretmen değiştirmesi anlamına geliyor. Döngü modeli ise çocukların iki yıl üst üste aynı öğretmenden eğitim görmesi demek. Bu durumda farklı dersler için ve yıl sonunda öğretmen değişimi olmuyor. Amerika’da çoğunlukla küme modeli kullanılıyor. 

Amerikalı bir ekonomist küme modelinin çocuklar için zararlı olabileceğini keşfetti. Başka iki ekonomist ise döngü modelinin çok faydalı olduğunu buldu. Bir yöntem işe yararken diğerinin işe yaramamasının arasında bir bağlantı olabilir.

“Yapılan bu çalışmalar, bize öğretmen-öğrenci ilişkisinin ne kadar değerli olduğunu gösterdiği için büyük önem taşıyor,” diyor, şu sıralar konuyla ilgili bir kitap yazmakta olan eğitim profesörü Tyrone Howard. ”Bence okullar şu zamana kadar işleri tersinden anladı. İlişkilerin önemini görmezden gelerek ya da azaltarak doğrudan akademik başarıya ulaşmak istiyorlar.”

On yıldan daha az bir süre önce, ilkokul müdürleri kadrolarındaki öğretmenleri – (Amerika’da) standart testlerde başarı artsın diye özellikle de üçüncü sınıf öğretmenlerini – farklı konularda uzmanlaşmaları için zorlamaya başladı. Teori; öğrencilerin matematik sonuçlarının iyileşmesine halihazırda çok büyük katkıları olan en iyi matematik öğretmenlerinin uzmanlaşarak daha fazla öğrenciye ulaşabileceği ve bu sayede de herkesin daha çok öğreneceği yönündeydi.  

Harvard Üniversitesi’nden Roland Fryer, 2018 yılında bunu bir deneyle test etmek için harekete geçti. Fryer, Houston okul bölgesinden rastgele seçilen 23 ilkokulu 2013-2015 eğitim yılları arası olmak üzere iki yıl boyunca branş dersli eğitimi benimsemesi için ikna etti. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar, her öğretmen daha az ders verdi. Sadece okuma ya da okuma ve sosyal bilgiler dersleri verdiler, ancak daha fazla öğrenciden sorumluydular. Bazen öğrenciler sınıf değiştirdiler, bazen de öğrenciler oldukları yerde dururken öğretmenler dönüşümlü olarak değişti.  

Ardından Fryer, küme modeli olan okullardaki çocukların test sonuçları ile geleneksel okullardaki sabit bir öğretmene sahip çocukların test sonuçlarını karşılaştırdı. Bu karşılaştırmanın sonuçları doğru ve adaletli olsun diye de deneyden önce birbirine neredeyse eşdeğer sonuçlara sahip öğrencileri temel aldı.

İki yılın sonunda, branş öğretmenlerinden ders alan çocukların hem okuma hem de matematik puanları tek bir öğretmeni olan çocuklara oranla çok daha kötü çıktı. Daha az önemli olan fen sınavlarının sonuçları bile daha kötüydü. Üstelik, küme modelini deneyen okullarda uzaklaştırma ve devamsızlık bir anda arttı. En çok da en hassas olan öğrenciler zarar gördü. Özel eğitime ihtiyaç duyan öğrenciler, geleneksel öğretim görenlere oranla birinci derecede önemli sınavlarda üç kat, ikinci derecede önemli sınavlarda ise iki kat daha kötü sonuçlar elde etti. Anketlerde, bir alanda uzmanlaşmış öğretmenler öğrencilere ayrı ayrı ulaşmakta zorlandıklarını belirttiler. Ayrıca, tüm günü kendi öğrencileriyle geçirebilen ilkokul öğretmenlerine oranla iş tatmini ve performanslarını da düşük olarak bildirdiler.

Görünen o ki, öğretmenlerin öğrencileriyle daha az etkileşime geçtiği gerçeği, branşlaşmanın göstermelik faydalarına ağır bastı. Öğrenciye, tüm gün boyunca ihtiyaç duyduğu duygusal desteği kimse veremiyordu. Sabah kavga eden ya da diş ağrısı çeken bir çocuğa kimse göz kulak olmuyordu.  

”Öğrenciler çark dişlisi değildir ve insan sermayesinin üretimi, otomobil montajından çok daha karmaşıktır,” diye yazıyor, Houston deneyini “eğitici bir öykü” olarak adlandıran Fryer.

En nihayetinde çocukların öğrenmesi gereken ve gittikçe karmaşıklaşan fizikten tarihe birçok konu mevcut. Öğretmenlerden tüm bunları bir noktaya kadar öğretmelerini bekleyebiliriz. PISA testlerinin düzenleyicisi OECD‘ye (Ekonomik İşbirliği Gelişimi Örgütü) üye dünyanın en gelişmiş 34 ülkesinde branş öğretmenliği altıncı sınıf civarında başlıyor. Yine de, beş ülkenin ısrarlı bir biçimde üçüncü sınıftan itibaren branş öğretmenleri kullandığını bildiriyor Fryer.

Ancak Avusturya, Macaristan, Norveç, Portekiz, Letonya ve İsrail’i içeren altı ülke tam tersini yapıyor. Bu ülkelerdeki ilkokullarda branş öğretmeni zaten yok, buna ek olarak ortalama bir öğretmen aynı sınıf öğrencileriyle en az üç yıl boyunca beraber oluyor.  

Amerika’daki Montana ve Güney Carolina üniversitelerinden iki ekonomist, Kuzey Carolina’da öğrenciler ve öğretmenler iki yılı beraber geçirdiklerinde ne olduğunu araştırdı. 1997-2013 arasında üçüncü sınıftan beşinci sınıfa kadar iki yıl üst üste aynı öğretmenden eğitim almış öğrencileri belirlediler. Bu çoğunlukla şans eseri meydana gelen bir durum, yani okulların çocukları iki yıl aynı öğretmenle tutmak gibi ayrıca bir politikası yok.

Araştırmacılar öğrencilerin önceki akademik başarılarına ve öğretmen değişikliklerine baktıklarında, küçük bir artış da olsa, öğrenci-öğretmen yakınlığının sınav sonuçlarının daha yüksek olmasına yol açtığını buldular.  İki yıl üst üste aynı öğretmene sahip olmak en çok azınlık öğrencilere yaradı. Aynı öğretmeni paylaşan sınıf arkadaşlarına sahip olunca, sınıfa yeni gelen öğrenciler bile beklenenden daha iyi sınav sonuçları aldılar. Bundan, insanların birbirini yakından tanımasının daha iyi bir öğrenim ortamı sağladığı sonucu çıkıyor.

Araştırmacılar Andrew Hill ve Daniel Jones’a göre çalışmaları, düşük maliyetli bir çözüm olan “döngü modeli”nin – sınıfın iki yıl boyunca aynı öğretmene sahip olması – etkililiğini kanıtlar nitelikte.  

California Üniversitesi’nden Howard, araştırmacıların ilişkilerin öğrenme üzerindeki etkisini son yirmi yıldır belgelediğini söylüyor. 1997’de yapılan bir araştırmaya göre ilkokulun başlarındaki öğretmen-öğrenci ilişkisi, öğrencinin hayatı boyunca okulla ilgili nasıl hissetiğini ve ne kadar akademik başarı gösterdiğini belirliyor. 2004 yılında yapılan bir çalışma ise ilişkileri geliştirmeye yönelik programları olan ilkokullara gitmiş ortaokul öğrencilerinin daha başarılı olduklarını buldu. Mayıs 2018 tarihli bir araştırma ise öğretmenler aksileştikçe üniversite öğrencilerinin daha az öğrendiğini gösteriyor.

“Öncelikli olarak ilişki ve sosyal-duygusal mutluluk ile ilgilenmezseniz asıl konuya bir türlü geçemezsiniz,” diyor Howard. “Duygular işin içine girince, işler karmaşıklaşır ancak bu yine de çok önemlidir.”

 

Çeviri: Zeynep Topal

Kaynak: http://hechingerreport.org/two-studies-point-to-the-power-of-teacher-student-relationships-to-boost-learning/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here