TRENDLER

Sosyal ve Duygusal Öğrenmenin Okullardaki Rolü

Görüntülenme 1125

0
Sosyal ve Duygusal Öğrenmenin Okullardaki Rolü

Çocuklarımızı neden okula gönderiyoruz? Kimine göre meslek sahibi olması için, kimine göre gerekli bilgi ve becerileri öğrenmesi için. Her ne kadar bu soruya verilebilecek cevaplar uzayıp gitse de aslında çoğunun temelinde aynı motivasyon yatıyor: Çocukları hayata hazırlamak. Temelde çocuklarımız hayata hazır olsun, kendi ayakları üzerinde durabilsin, içinde yaşadıkları dünya ve hayatla baş edebilsin istiyoruz.

Peki çocukları hayata nasıl hazırlarız ve burada okula düşen rol nedir? Bu tartışmanın odak noktasını çoğu zaman çocukların bilişsel becerilerinin gelişmesi, gerekli bilgileri kullanmayı öğrenerek meslek sahibi olmaları oluşturuyor. Ancak çocuklar hayatta akademik/bilişsel becerilerden çok daha fazlasını gerektiren durumlarla karşılaşıyor ve bunlarla baş etmek durumunda kalıyorlar. Hayat, çocukların beraber yaşadıkları toplum ve insanlarla iletişim kurmasını, çatışmaları çözümleyebilmesini, duygularını yönetebilmesini ve sorumluluk alabilmesini gerektiriyor.

Öyleyse neden çocukların sosyal ve duygusal öğrenimleri okullarda bilişsel ve akademik beceriler kadar önemsenmiyor? Sosyal ve duygusal öğrenim, çocukların duygularını tanıdığı ve yönetmeyi öğrendiği; içinde yaşadığı çevre ve toplumu önemsemeye başladığı; sorumlu davranmayı, pozitif, sağlıklı sosyal ilişkiler kurmayı, kendisi ve çevresine zarar veren davranışlardan kaçınmayı öğrendiği bir süreç olarak tanımlanır. Uluslararası platformda birçok eğitimci, öğretmen ve araştırmacı çocukların sosyal ve duygusal öğreniminin okullarda verilen eğitime entegre edilmesinin çocukların kritik temel yaşam becerilerini kazanmasında çok önemli olduğunu savunuyor.

Sosyal ve Duygusal Öğrenme (SDÖ) eğitimde bir hareket ve araştırma konusu olarak Amerika’da 1960’ların sonunda ortaya çıktı. Amerika’da SD֒nün öncülüğü yapan kurum CASEL (Collaborative for Academic, Social and Emotional Learning) ise 1994’te kurulduktan sonra, konuyla ilgili daha fazla araştırma teşvik ederek, okul ve sınıflarda SDÖ uygulamalarını gittikçe daha çok konuşulan ve eğitim kurumlarında uygulanan bir akım haline getirdi.

Bugünse SDÖ uluslararası platformda literatürü oldukça geniş, birçok ülkede okulların müfredatlarına dahil ettiği ve her yaş grubuna göre farklı programların geniş kapsamlı olarak uygulandığı başlı başına bir alan haline gelmiş durumda. Alan günümüzde Türkiye’de de konuşulmaya başlansa da, konuyla ilgili ciddi bir yerel araştırma ve veri eksikliğinin olması, becerilerin nasıl tanımlandığına dair yaygın bir çerçevenin olmaması maalesef ülkemizde alanı biraz sığ bırakmakta. Konuyla ilgili hangi ana becerilerin kapsandığı ve bu becerilerin nasıl tanımlandığına dair uluslararası düzlemde en çok kullanılan çerçeve ise yine CASEL’in oturttuğu çerçevedir.

 

tablo

Bu çerçevede çocuk ve gençlerin sosyal ve duygusal becerileri beş başlık altında sınıflandırılıyor: kişisel farkındalık, öz yönetim, sosyal farkındalık, sosyal ilişki becerileri ve sorumlu karar alma.

Beceri setlerinin hepsi birbirleriyle bağlantılı ve iç içe; nitekim bir çocuğun kendi duygusal farkındalığı gelişmeden, sosyal ilişkiler içinde empati kurma becerisini kazanması mümkün değildir. Kişisel farkındalık çocuğun duygu, düşünce ve değerlerinin farkında olması ve bunların davranışlarını nasıl etkilediğini anlamasını kapsar. Öz yönetim ise çocuğun sağlıklı bir şekilde duygu ve düşünceleriyle başa çıkabilmesi, duygularıyla bağlantılı olarak davranışlarını yönetebilmesi demektir: stres altında kendini rahatlatabilmek, ani dürtü ve isteklerini kontrol edebilmek, kendi isteği doğrultusunda koyduğu kişisel ve akademik amaçlar için kendini motive edebilmesi gibi.

Sosyal farkındalık farklı bakış açılarından bakabilme, farklı kültür ve etnik özgeçmişlere saygı duyma, çeşitliliğin değerini anlama, empati kurabilme ve içinde yaşadığı toplumun normlarını anlamayı kapsar. Sosyal ilişki becerileri ise sağlıklı ve şiddetsiz iletişim kurabilmeyi, dinlemeyi, başkalarıyla işbirliği yapabilmeyi, etkili ve şiddetsiz bir şekilde çatışma çözümleyebilmeyi ve gerektiğinde yardım isteyip başkalarına yardım edebilmeyi kapsar. Sorumlu karar verme mekanizması ise kişisel davranışlar ve sosyal etkileşimlerde yapıcı, etik ve güvenli seçimler yapmayı içerir; bunu yapabilme ise çocuğun davranışlarının sonuçlarını öngörebilmesi, değerlendirebilmesi, kendisinin ve başkalarının iyi olma halini gözetebilmesi becerilerini gerektirir.

Bu becerileri kendi başlarına tekil ve bireysel düşünmek yerine, bunları çocuğun içinde yaşadığı çevre, bağlam, kültür ve eko-sistem içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır. Uluslararası platformda batı ülkelerindeki çoğu SDÖ programı, maalesef çocuğa belirli becerileri ‘öğretmek’ üzerine çok fazla odaklanıyor: bu yaklaşım ise sorun ya da eksikliğin sanki çocukta olduğunu ve çözümlenmesi gereken durumun bireysel olarak çocuktan başlaması gerektiği algısını yaratıyor.

Bu bakış açısı akademik standartlar olduğu gibi, bir de sosyal ve duygusal beceri standartları oluşturarak çocukların üstüne başka bir yük daha bindiriyor. Halbuki sosyal ve duygusal öğrenimi destekleyici programların çocuğa yük bindiren değil, çocukların üzerindeki yükü hafifletici ve destekleyici programlar olması gerekiyor. Burada asıl odak çocuklar için sağlıklı, uyarıcı, sosyal ve duygusal becerilerin gelişimini destekleyici ortamları nasıl ve hangi programlarla yaratacağımız olmalı. Nitekim birçok araştırma çocukların içinde bulunduğu ortamların, onların sosyal ve duygusal becerileri üzerinde büyük bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla üzerinde odaklanmamız gereken doğru soru çoğu zaman “çocukta bu becerileri nasıl geliştiririz?” gibi tepeden inme ve tek yönlü değil, “çocuklara temel sosyal ve duygusal becerileri geliştirebilecekleri ortamları nasıl sağlarız?” olmalı. Örneğin bazı araştırmalar doğrudan çocukları hedef kitle alan SDÖ programlarının etkisi ile öğretmenlerin sosyal ve duygusal becerilerini desteklemeyi hedef alan programlarının etkisini karşılaştırmıştır.

Araştırma, öğretmenlerin sosyal ve duygusal becerilerini iyi kullandıkları zaman, çocuklara yönelik birebir program uygulanmasa bile, öğrencilerin de sosyal ve duygusal becerilerini daha iyi kullandıklarını gösteriyor. Daha açıklayıcı anlatmak gerekirse, öğrencilere “öfkelendiğinizde derin nefes alarak sakinleşin çocuklar” demektense, öğretmenin (aynı şekilde okuldaki diğer çalışanlar ve ailelerin) sınıfta kendisi öfkelendiğinde derin nefes alması öğrencilerin de öfke kontrolünü çok daha iyi yapmasını sağlıyor. Bu ise çoğu zaman çocukların kendilerine dikte edilen programlar ve yönergelerden daha çok, izleyerek ve model alarak öğrendiklerine dikkat çekiyor. Dolayısıyla okullarda çocukların sosyal ve duygusal becerilerini geliştirmeye yönelik tasarlanan programlar tüm bunları göz önüne alarak tasarlanmalı ve çocukta eksiklik görmeye endeksli olmak yerine, sistem ve ortamlardaki eksiklikleri doldurmaya odaklanmalı.

Birçok araştırma SDÖ programlarının çocukların duygusal becerileri, sosyal ilişkileri ve akademik başarıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu gösteriyor. Columbia Üniversitesi’nin yürüttüğü bir araştırmaya göre SDÖ programlarına harcanan her 1 lira, gelecekte topluma 11 lira olarak geri dönüyor. Ancak günümüzde eleştirilen bir nokta, bu araştırmaların çoğunun Batılı ve bireyci toplumlarla yapılması, ve çoğu SDÖ programının belirlenen becerileri çocuklara daha çok bireysel bağlamda vermesi. Dolayısıyla her ne kadar CASEL’in çizdiği çerçeve uluslararası bağlamda kabul görüp, birçok olumlu etkisi görülüyor olsa da, bu çerçeve toplulukçu kültürlerde biraz eksik kalabiliyor. Çünkü çoğu Batılı ülkelerde ve buralarda uygulanan SDÖ programlarında iyi olma hali “ben” öznesinden başlarken, toplulukçu kültürlerde iyi olma hali “biz” öznesinden başlıyor. Bu anlamda çerçevedeki en büyük eksikliklerden bazıları kültürel kimlik farkındalığı ve sosyal adalete yönelik vurgu olmaması olarak görülüyor. Nitekim şiddet ve sosyal adaletsizliğin bu kadar yaygın olduğu günümüz dünyasında, kendi ego-sistemlerimizden çıkarak toplu olarak iyi olabildiğimiz bir eko-sisteme geçiş yapmak kritik önem taşıyor. Bu nedenle sosyal ve duygusal becerileri kapsayan çerçeve ve programları düşünürken, hem kültürel değer ve yaşam tarzlarını göz önünde tutmak önemli hem de bireysel iyi olma halinin ötesinde, toplu olarak iyi olma halimizi düşünmek önemli. Bunu yapmanın tek yolunun ise programları, içinde yaşadığımız topluluk ve gençlerden kopuk bir şekilde, akademik ortamda geliştirmek yerine toplum, çocuk ve gençlerle beraber geliştirme olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla toplum/çocuk/gençler “için” bir şeyler yapma gibi tepeden aşağıya inen anlayışı terk edip, toplum/çocuk/gençlerle birlikte bir şeyler yapma anlayışını ülke olarak hep beraber oturtmamız gerekiyor.

Türkiye, sosyal ve duygusal gelişim ve öğrenme alanında bu tartışmaların gerisinde. Ancak alanın gerisinde olmamız her ne kadar dezavantaj olarak görülse de, bu aynı zamanda büyük bir avantajı da beraberinde getiriyor: Bu da diğer ülke ve kurumların yaptığı hatalardan öğrenerek daha iyisini yapma olanağımız. Bunu da bütüncül düşünerek, beraber çalıştığımız topluluk/çocuk/gençlerin katılımını sağlayarak, bu yola hep beraber girersek yapabileceğimizi düşünüyorum. Böylece gelecekte akademik beceriler kadar çocukların sosyal ve duygusal gelişimlerini de içeren, gençleri hayata daha iyi hazırlayan ve bunu kapsayıcılık ve katılımcılık ilkelerinden ödün vermeden yapan daha bütüncül bir eğitim sisteminin hayalini hep beraber kurabiliriz.

 

Yazı: Eğitim Reformu Girişimi (ERG)

@egitimreformu

 

 

 

Yorum Yazın
En Yeni İçeriklerden Hemen Haberdar Ol
Egitimpedia.com'aGiriş Yapın

Egitimpedia Hesabı ile Giriş Yap

Egitimpedia Hesabı Oluşturmak için Tıklayın!