Yüzyıl Öncesinin Okul Tasarımları Günümüz Eğitimini Nasıl Etkiliyor?

0
1090
(1750'ler - 1890'lar) Sömürge döneminin tek sınıflı okulları yerel malzemelerden oluşan basit bir tasarıma sahipti. En büyüğü arkada olmak üzere çocuklar tahta sıralara otururdu. Ezbere dayalı bir eğitimin ötesine geçilmezdi.

Mimar Alexandra Lange’ın okul tasarımına olan ilgisi, çocukluğunda, Küçük Ev kitabındaki Laura’nın tek sınıflı okulunun unutulmaz tasvirini okuduğu zaman başladı.

O şimdi bir mimar ve tasarım eleştirmeni. Yeni kitabı Çocukluğun Tasarımı’nda, çocuklarımızın eğitim gördüğü ve büyüdüğü fiziksel ortamları inceliyor: Oyuncaklarla dolu oturma odası halısından sokaklara (davetkar ya da tehlikeli) ve sınıflara (ferah ve yeni ya da harap olmuş) kadar. 

Eğitim konusundaki güncel tartışmaların içeriğe daha çok odaklandığını düşünüyorum,” diyor Lange. “Çocukların gözünün önündeki o daracık alan da önemli. Tasarıma her zaman ilgisi olmuş biri olarak, ne tür bir odada oldukları her zaman ilgimi çekmiştir. Sınıf ne kadar doğal ışık alıyor? Ne tür malzemelerden yapılmış? Ne tür bir sandalyede oturuyorlar?”  

Günümüzde eğitimle ilgili en tartışmalı konulardan biri, okullarımızın zamana ne kadar ayak uydurup uydurmadığı. Okulların fiziki tesisleri, eğitimin sağlanmasındaki en büyük sermaye yatırımını temsil eder, bu yüzden de olabildiğince uzun süre kullanılma eğilimindedirler. Lange’ın kitabı ayrıca, bir sınıfın boyutlarından yüksekliğine ve pencerelerin yerleşimine kadar her şeyin belli öğrenme türlerini nasıl etkilediğini gösteriyor.    

Tek sınıflı okullar sömürge dönemlerinden geliyor. Ancak, 19. yüzyılda şehir merkezlerinde büyük devlet okullarının inşa edilmeye başlandığını yazıyor Lange. Bu okulların bazen halka da açık olan spor salonları, konferans odaları gibi tesisleri vardı. Ayrıca, tahtalar, dünya küresi ve haritalar gibi o zamanın öğrenme teknolojileriyle donatılmış sınıfların olduğu birkaç kata sahipti.  

Bu sınıflar yalnızca tek bir öğrenim türü için tasarlanmıştı: Klasik ders anlatım metodu. Ön tarafa bakan, yere sabit, sıralar halinde tek masalardan oluşuyordu. Bu sınıflar, öğrencinin defterine gelen ışığı ve gölgeleri azaltmak için ışık sol omuza gelecek şekilde geniş pencerelerle aydınlatılmıştı – her öğrencinin sağ elli olduğu tahmininden yola çıkılarak tabii.

“1925 yılından kalma bir sınıfı incelerseniz sınıfların 56 kişiye göre tasarlanmış olduğunu görürsünüz,” diyor Lange.

(1890’lar – 1930’lar) SANAYİ DÖNEMİ – Sanayi döneminin şehir okulları süslü girişleri, konferans salonları ve spor salonları olan sağlam yapılardı. Sınıflar büyük pencerelerle aydınlatılır, ağır ve sabit sıralarla doldurulurdu. Bu okullar yıllarca “standart” kabul edildi.

Hala devam etmekte olan bu tek tipleşme, eleştirmenlerin hedefinde yer alıyor. Onlarca yıl öncesine ait bir sınıfın fotoğrafına bakarsanız, sanayi döneminden beri hayatımızla ilgili her şey değişmiş olsa da bir sınıfın tasarımının büyük ölçüde değişmediğini görüyorsunuz.

Evet, yüz yıllık bazı okulların hala kullanıldığı doğru, ancak öğretmenlerin onları kullanış biçimleri tamamen farklı. “Kendi çocuklarımın gittiği Brooklyn’de yer alan devlet okulu, 1929 yılına ait bir bina,” diyor, Lange. “Burası sınıflarında sıra sıra masalar olması için inşa edilmiş bir okul.”

“Ancak, o mobilyaların hiçbiri yok artık. Çocukların çalışma yaparken oturması için küçük masalar var. Klasik ders anlatımı için kullanılan ekrana bakan halıları var. Küçük çocukların sınıflarında genellikle oyun alanı veya giyinme alanı mevcut. Büyük çocukların sınıflarında ise proje temelli öğrenim için pratik yapabilecekleri ve gruplar halinde çalışabilecekleri çalışma alanı var.”

Lange, bir başka yeniliğin de kilitli, tekerlekli arabalarda sınıftan sınıfa dolaşan dizüstü bilgisayarlar ve tabletler gibi teknolojik aletlerin eklenmesi olduğunu söylüyor: “Yani temelde, her bir sınıfta proje temelli öğrenim tasarımı oluşturdular.”  

Savaş sonrası banliyö okulları genelde tek katlı ve etrafı bahçe ile çevriliydi. 

(1930’lar – 1950’ler) MODERN TASARIM – Savaş sonrasında mimarlar okul tasarımlarında çocuğu düşünmeye başladılar. Mobilyalar taşınabilir ve çocuk boyutundaydı. Sınıflarda kitap köşeleri, müzik ve sanat alanları olurdu, ayrıca açık havaya erişim kolaydı.

1960’larda ve 70’lerde, açık planlı okul düzeninin yükselişi ile birlikte modernizm daha da yenilikçi bir hal aldı. “Açık planlı okul, aslında kocaman bir oda. Odalarsa genellikle daire şeklindeydi.”

Bu okullar, çocuklara daha çok özerklik verme hareketinin bir parçasıydı. “Tüm gün bir sandalyede dik oturmak ne çocukların yapmak istediği bir şey, ne de bazı çalışma türleri için elverişli. Bu yüzden oda boyutlarında olduğu kadar mobilyalarda da birçok seçenek mevcut.”

(1960’lar – 1970’ler) AÇIK OKULLAR – Bu dönemde inşa edilen duvarsız okullar, halı kaplı amfitiyatrolar gibi pek çok yenilikçi ve esnek tasarım öğelerine yer verirken, çok önemli bir faktörü gözden kaçırıyordu: Gürültü.

Bu seçenekler; tek başına, küçük grup halinde ya da büyük grup halinde öğrenime göre farklılık göstererek “küçük, orta, büyük” idi. Çocukların kendi başlarına hareket ettirebilecekleri yumuşak mobilyalar içeriyordu. Bir “kiva”ları olabiliyordu yani halı kaplı merdivenleri oturak olarak kullandıkları bir amfitiyatro.  

Lange, böyle bir okula gittiğini anlatıyor: “Genellikle akustik sorunlarından ötürü itibarı kötü olan bir okul modeliydi. Gerçekten çok gürültülüydü.” Görünürdeki esneklik, dikkat gerektiren – bazen gürültülü bazen sessiz – birçok etkinliğe ters düşüyordu. İlerici ve ilgi alanına dayalı eğitimin modası, daha sıkı standartlara dayalı eğitime boyun eğdiği için, bu her anlamda “yumuşak” tasarımların modası geçti.  

Ancak, Lange günümüzün en çok övülen “özel yapım TED Konuşması okulları”nı ziyaret etmek için dünyayı gezdiğinde, “sürekli yenilikten bahsedilmesine” rağmen 1970’lerden bildiğimiz birçok özellik buldu.

(1980’ler – Şimdi) TEKNOLOJİ DÖNEMİ – Günümüzün okul binaları 10 yıldan daha yaşlı olsalar da, içleri akıllı tahtalar, dizüstü bilgisayarlar, grup halinde taşınabilen masalar ve her yerde sergilenen öğrenci çalışmalarıyla dolu.

Proje temelli, sorgulamaya dayalı yeni okullarda “fikir, sınıfı dört duvar olmaktan çıkarmak… Mimari öğelerden kaynaklı değişik öğrenme biçimleri görüyorsunuz.” Bu fikirler, yeni konseptler olan sürdürülebilirlik ve taşınabilir dijital teknoloji ile iç içe. Masalar ve sandalyeler yere sabit olmak yerine, tekerlekli olabiliyor.

Lange, temelde çağın bir önemi olmadığını vurgulayarak, “Sınıf tasarımı bir teknolojidir, birçok farklı şekilde yorumlanabilir. Mimarlar, bu tasarımın daha az ya da daha çok özgünleşmesini sağlayabilir. Ancak asıl nokta sınıftaki öğretim ve etkileşim. Sınıfın daireye mi yoksa kareye mi benzediği o kadar da önemli değil,” diyor.

YA GELECEK? – Teknoloji ve doğanın uyumu ağır basıyor. Sürdürülebilirlik ve dijital teknoloji en önemli iki akım. Gün ışığı gibi sanayi dönemine ait fikirler ise hiç olmadığı kadar önemli.

Gelecekte okullar nasıl görünecek? Lange uzun uzun düşünüyor: “Bir yerde tabure üstünde oturmuş dizüstü bilgisayar kullanan çocuklara ne dersiniz? Güncel düşüncelerden biri, orman anaokulları ve kent çiftlikleri; diğeriyse tüm eğitimi bir dizüstü bilgisayarın ya da tabletin içereceği yönünde. Gelecekteki tasarımlar bu iki fikri birleştirebilir.”

 

Çeviri: Zeynep Topal

Kaynak: https://www.kqed.org/mindshift/51411/how-decisions-architects-made-a-century-ago-affect-learning-today

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here